Ana Sayfa المُفْرَدَات el-Müfredât Kur'an Kavramları Sözlüğü Ara ابتثجحخدذرزسشصضطظعغفقكلمنوهيا Toplam 73 kök أ Cümlede bir mana taşıyan elifler, üç çeşittir. 1. Sözün başında gelen elifler. 2. Sözün ortasında gelen elifler. 3. Sözün sonunda gelen elifler. Sözün, başında gelen elifler de birkaç çeşittir. Birinci Olarak: ألِفُ اْلاِسْتِخْبَارِ istihbâr elifidir. Bunun istihbar elifi diye açıklanması, istifham elifi diye açıklanmasından daha iyidir; çünkü: Bu, onu da, inkâr, tebkît, nefy ve tesviye gibi diğerlerini de içine alır. İstifham elifinin bir örneği Yüce Allah’ın: أتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا Yeryüzünde fesat çıkaracak birini mi halife kılacaksın? (2/Bakara 30) sözünde vardır. İkincisi, ألِفُ التَّبْكِيتِ Tebkît elifi ise, ya muhatap ya da başkası için olur. أذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi tükettiniz öyle mi (46/Ahkâf 20); أتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّهِ عَهْداً فَلَنْ يُخْلِفَ اللّهُ عَهْدَهُ Siz Allah katından bir söz mü aldınız ki, Allah asla sözünden dönmez (2/Bakara 80); آلآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ Şimdi mi? Halbuki sen bundan önce âsî olmuştun (10/Yûnus 91); أفَإِنْ مَاتَ أوْ قُتِلَ Ölür ya da öldürülürse.. (3/Âl-i İmrân 144); أفَإِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ Sen ölecek olsan, onlar sonsuz mu yaşayacaklar? (21/Enbiyâ 34); أكَانَ لِلنَّاسِ عَجَباً ...İnsanların tuhafına mı gitti?.. (10/Yûnus 2); آلذَّكَرَيْنِ حَرَّمَ أمِ اْلأُنْثَيَيْنِ Allah bunların erkeklerini mi, dişilerini mi haram kıldı? (6/En’âm 144). Üçüncüsü, ألِفُ التَّسْوِيَةِ Tesviye elifi: سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَ جَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا Şimdi feryad etsek de, sabretsek de farketmez (14/İbrâhîm 21); سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَ أنْذَرْتَهُمْ أمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ Onları uyarsan da uyarmasan da fark etmez; onlar iman etmezler (2/Bakara 6). Bu elif ne zaman olumlu cümlenin başına gelse, onu olumsuz kılar. أخَرَجَ ؟ Çıktı mı? sorusu gibi. Bu ifâde, çıkışın olmadığını ifâde eder. Onun için, onun olumlu hâli, yukarıdaki şekilde gelmiştir. Aynı şekilde olumsuz cümlenin başına geldiğinde onu olumlu yapar; çünkü: Bununla beraber gelen olumsuzluk, iki olumsuzluğun bir olumluluk ifâde etmesine yol açar. ألَسْتَ بِرَبِّكُمْ Ben sizin rabbiniz değil miyim? (7/A’râf 172); ألَيْسَ اللَّهُ بِأحْكَمِ الْحَاكِمِينَ Allah, hakimlerin hakimi değil midir? (95/Tin 8); أوَلَمْ يَرَوْا أنَّا نَأْتِي اْلأرْضَ Yeri şuradan buradan sararak onlara verdiğimizi görmediler mi? (13/Ra’d 41); أوَلَمْ تَأْتِهِم بَيِّنَةٌ Onlara hiçbir reddedilemeyecek bir açıklama/mucize gelmedi mi? (20/Tâhâ 133 ); أوَلاَ يَرَوْنَ Onlar görmüyorlar mı? (9/Tevbe 126); أوَلَمْ نُعَمِّرْكُم Sizi yaşatmadık mı? (35/Fâtır 37). İkinci Olarak: Kişinin kendinden haber vermesini sağlayan elif. أسْمَعُ Duyuyorum, أبْصُرُ görüyorum, gibi. Üçüncü Olarak: ألِفُ اْلأمْر Bu, emir fiilinde bulunan elif. İster bu katı’ elifi olsun, ister vasıl olsun fark etmez. أَنْزِلْ عَلَيْنَا مَآئِدَةً مِنَ السَّمَاءِ Bize gökten bir sofra indir (5/Mâide 114); اِبْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتاً فِي الْجَنَّةِ Bana katında bir ev yap; cennette (66/Tahrîm 11) âyeti gibi. Dördüncü Olarak: Lâm-ı tarif ile beraber gelen elif. اَلْعَالَمِينَ âlemler, gibi. Beşinci Olarak: ألِفُ النِّدَاء Nida elifi. أ زَيْدٌ E Zeydun, yani: يَا زَيْدُ Ya Zeydu: Ey Zeyd! Seslenmesinde kullanılan elif gibi. Ortada yer alan eliflere gelince, bunlar: Tesniyede yer alan elifler ve bazı cemilerde bulunan eliflerdir. مُسْلِمَاتٌ (Müslimât] ve مَسَاكِين (mesâkîn] vb kelimelerinde bulunan elifler gibi. Kelimenin sonunda gelen elifler ise, حُبْلَى ve بَيْضَاء kelimelerinde bulunan te’nîs elifleridir. Bir de tesniyede zamir olan eliftir. اِذْهَبَا fiilindeki elif gibi. Âyetlerin sonunda yer alan elifler ise, beyitlerin sonunda yer alan elifler konumundadır. وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَا Ve siz de Allah hakkında çeşitli zanlarda bulunuyordunuz (33/Ahzâb 10); فَأضَلُّونَا السَّبِيلاَ Onlarda bizi yoldan saptırdılar (33/Ahzâb 67); fakat bu elif, mana açısından var sayılmaz; çünkü: Bu, sadece sözün söylenişini düzeltmek içindir. ›ا ب ب وَفَاكِهَةً وَأَبّاً : Meyve ve çayır(ı da biz yarattık) (80/Abese 31). أبّ kelimesi, otlama ve kesim için hazır hâle getirilmiş mera anlamına gelir. Bu kelime, أبَّ لِكَذَا : Şunun için hazırlandı, deyiminden alınmıştır. أَبًّا وإبَابَةُ وَإبَابًا ifâdeleri de bu anlamdadır. أَبَّ إلَى وَطَنِهِ deyimi, kişinin özlediği vatanına gitme kastiyle hazırlık yapmasına işaret eder. أَبَّ لِسَيْفِهِ deyimi de, kılıcını çekmeye hazırlandı, demektir. إبَّان kelimesi ise, aynı kökün فِعْلاَن kalıbıdır ve işi yapmak için hazırlanan zaman ve bu zamanın gelişi manasını taşır. ›ا ب د خَالِدِينَ فِيهَا أَبَداً : Orada uzun zaman, sonsuza dek kalırlar (4/Nisâ 122). أبَد : Bölümlere ayrılabilen zaman gibi değil, bölünmeden sürüp giden zaman süresi demektir. Onun için şu kadar zaman denebilir, ama şu kadar ebed/sonsuzluk denemez. Bu kelimenin, ikilisi ve çoğulunun olmaması gerekirdi; çünkü, buna ilave edilip ikili olmasını sağlayabilecek başka bir ebed düşünülemez. Fakat buna rağmen abâd kelimesinin kullanılmış olması, kimi zaman kapsadıklarının bir kısmının özelleştirilmek istenmesinden kaynaklanmıştır. Bir kısmı için cins ismin kullanılması bunun bir örneğidir; bu nedenle ikili ve çoğulu kullanılmaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki, bazı dilbilimciler, آبَاد kelimesini, asil Arapların sözü değil, türetilmiş bir kelime saymışlardır. Bazen pekiştirmek için, أبَدٌ آبِد ve أبِيدٌ yani دَائِمٌ : devamlı ifâdeleri kullanılır. Ebedî veya uzun bir zaman kalan şey için تَأَبَّدَ الشَيْءُ deyimi kullanılır. آبِدَة yaban ineği demektir. أوَابِد vahşi hayvanlar anlamına gelir. تَأَبَّدَ اْلبَعِيرُ deyimi vahşileşti ve vahşiler gibi oldu manasına gelir. تَأَبَّدَ وَجْهُ فُلاَن vahşileşti demektir. أبِدَ fiili de bu anlama gelir. Bu fiilin غَضِبَ öfkelendi fiiliyle açıklandığına da rastlanmaktadır. ›ا ب ل وَمِنَ اْلإِبِلِ اثْنَيْنِ : Deveden de iki tane (yaratmıştır) (6/En’âm 144). إبِل kelimesi pek çok deveyi ifâde etmek için kullanılır; kendi kökünden tekili yoktur. Yüce Allah’ın; أَفَلاَ يَنْظُرُونَ إِلَى اْلإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ Devenin nasıl yaratıldığına bakmıyorlar mı? (88/Gâşiye 17) âyetindeki إبِل kelimesinden kastın bulutlar olduğu söylenmiştir. Eğer bu görüş doğru kabul edilirse, bulut deveye, bulutun hareketi de devenin hareketine benzetilmiş demektir. Vahşi hayvan için kullanılan أبَلَ اْلوَحْشِيُّ يَأْبَلَ أُبَولاًً ve أبَلَ أبَلاًَ fiili de o hayvanın susuzluğa karşı deve gibi sabrettiğini/dayandığını, bu nedenle sudan geri durduğunu ifâde eder. Aynı şekilde kişinin hanımına yaklaşmayı terk etmesi de تَأبَّلَ الرَّجُلُ عَنْ اِمْرَأَتِهِ deyimiyle ifâde edilir. اَبَّلَ الرَّجُلُ deyimi kişinin develerinin çoğaldığını anlatır. فُلاَنٌ لاَياْتَبِِلُ deyimi ise, kişinin deveye bindiğinde onun üzerinde duramadığını ifâde eder. Deveye güzel binen ve onun üzerinde güzel duran adam için ise رَجُلٌ آبِلٌ وَاَبِلٌ deyimi kullanılır. إبِلٌ مُؤَبَّلَةٌُ sözü ise, toplu hâlde bulunan develer demektir. إبَالَة kelimesi bir deste odun anlamına gelir. Burada güç ve dayanıklılık yönünden bir benzetme yapılmıştır. وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْراً أَبَابِيلَ : Onların üzerine katar katar kuşlar gönderdi (105/Fîl 3). Yani, deve sürüleri gibi dağınık kuşlar. أَبَابِيلَ kelimesinin tekili, إبِيل şeklindedir. ›ا ب و أبٌ : Baba demektir. Bir şeyin icat, ıslah veya zuhuruna sebep olan herkese baba adı verilir. Bu nedenle Peygamber (sas) mü’minlerin babası diye adlandırılır. Bu bağlamda Yüce Allah; اَلنَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ ً : Peygamber mü’minler için canlarından daha önceliklidir; O’nun hanımları da anneleridir (33/Ahzâb 6) buyurmaktadır. Bazı kıraatlerde ise, şu ilave yer almaktadır: وَهُوَ أبٌ لهُمْ : O da onların babasıdır. Rivâyete göre O [Resûlullah], Hz. Ali’ye; أنَا وَأنْتَ أبَوَا هَذِهِ اْلأمَة : Ben ve sen bu ümmetin babalarıyız, demiştir. Peygamber (sas); وَكُلُّ سَبَبٍ وَنَسَبٍ مُنْقَطِعٌ يَوْمَ اْلقِيَامَةِ إلاَّ سَبَبِي وَنَسَبِي : Kıyamet gününde, benim sebebim ve nesebim hariç, her sebep ve nesep kesilecektir, sözüyle de buna işaret etmiştir. أبُو اْلأَضْيَاف : Misafirlerin babası denmesi, kişinin onlara düşkün olmasına, أبُواْلحَرْب : savaşın babası denmesi de onu alevlendiren rolüne dayanır. أبُو عُذْرَتِهَا : Bir kızın bekaretini bozan erkeğe denir. Amca ile baba beraber, anne de baba ile beraber أبَوَيْن : (iki baba) diye adlandırılır. Aynı şekilde dede de baba ile beraber ebeveyn sayılır. Yüce Allah Hz. Ya’kûb’un kıssasında; مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْدِي قَالُوا نَعْبُدُ إِلَـهَكَ وَإِلَـهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ إِلَـهاً وَاحِداً : Benden sonra neye ibâdet edeceksiniz? diye sormuştu. Onlar da: Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhına ibâdet ederiz ki, o tek bir ilâhtır demişlerdi (2/Bakara 133) buyurmaktadır. Halbuki, Hz. İsmail (as) onların baba/atalarından değildi, sadece amcalarıydı. Bu mana gözetilerek, insanın öğretmeni de baba diye adlandırılmıştır. Yüce Allah’ın; إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءنَا عَلَى أُمَّةٍ : Biz babalarımız/atalarımızı bir ümmet üzere bulduk (43/Zuhruf 22) sözü de bu manada yorumlanmıştır. Yani; bizi, ilimle eğiten âlimlerimizin yolunda gideriz. Burada dayanak Yüce Allah’ın şu sözüdür: رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلاَ : Rabbimiz; biz efendilerimize ve büyüklerimize uyduk da, bizi yoldan saptırdılar (33/Ahzâb 67). أَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَ : Bana şükret, iki babana da (31/Lokmân 14) âyetinin yorumunda şöyle denmiştir: Burada Yüce Allah, وَلِوَالِدَيْكَ : iki babana da sözü ile kendisinin dünyaya gelmesine sebep olan öz babasını ve kendisini eğiten öğretmenini kastetmiştir. Yüce Allah’ın; مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ : Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir ((33/Ahzâb 40) sözünde vurgulanan mana ise, sadece biyolojik manadaki babalıktır ve evlatlığın, gerçek evlat yerine geçemeyeceğine dikkat çekmektir. أبٌ kelimesinin çoğulu آبَاءٌ ve أُبُوَّة şeklinde gelir; tıpkı بَعُولَة ve خَؤُولَة kelimelerinde olduğu gibi. أبٌ kelimesinin aslı فَعَل kalıbıdır. Şiirde bazen قَفَا ve عَصَا kafiyesinde kullanıldığına da rastlanmaktadır: 3- إنَ أبَاهَا وَأبَا أبَاهَا *** (قَدْ بَلَغَا فِي اْلمَجْدِ غَايَتَاهَا ) 3- Onun babası ve babasının babası; [Her ikisi de şerefte zirveye ulaştı]. أبَوْتُ اْلقَوْمَ veya أأْبُوهُمْ ifâdesi, bir topluluğa babalık yaptım veya onlara baba oldum manasına gelir. فُلانٌ يأْبُو بُهْمَهُ ifâdesi de, falan kişi babanın [çocuğunu] aradığı gibi hayvanını arıyor, demektir. Nidâ’da/Seslenmede [يَا أَبَتِي ] yerine eb kelimesinin sonuna bir “tâ” ilave edilerek: يَا أَبَتِ denmektedir. بَأْبَأََ الصَبِيُّ deyimi ise, çocuğun “bee; bee” demeye başladığında çıkardığı sesi anlatmak için kullanılır. ›ا ت ي إتْيَان kelimesi kolayca bir gelişi ifâde eder. Onun için kendi yolunu izleyerek gelen sele أَتِيٌّ ve أتَاوِيٌّ adı verilir. Yabancı/garip kişi de sele benzetilerek ona da أتَاوِيٌّ denmiştir. إتْيَان : Sözcüğü, bizzat gelmek için kullanıldığı gibi, emirle veya planla getirmek için de kullanılır. Öte yandan hem hayır, hem de şer için, hem somut şeyler, hem de soyut şeyler için kullanılır. Yüce Allah, bu manada: إِنْ اَتَاكُمْ عَذَابُ اللّهِ أَوْ اَتَتْكُمُ السَّاعَةُ : Eğer Allah’ın azabı size gelirse ya da kıyamet size gelirse (6/En’âm 40); أَتََي أَمْرُ اللّهِ : Allah’ın emri geldi (16/Nahl 1); فَأتََى اللّهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ : Allah da onların binalarını temellerinden getirdi/söküp attı (16/Nahl 26) buyurur. Yani, Yüce Allah, bunları düzenlemesi ve tedbiri ile yapar. وَجَاء رَبُّكَ : Rabbin geldiğinde (89/Fecr 22) sözü de bu anlamdadır. Şairin şu sözü de bu anlamdadır: 5- أتَيْتُ الْمُرُوءَةَ مِنْ بَابِهَا 5- Yiğitliğe kapısından vardım. فَلَنَاْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لاَ قِبَلَ لَهُمْ : Onlara, asla karşı koyamayacakları askerlerle kesin olarak geleceğiz (27/Neml 37); لاَ يَاْتوُنَ الصَّلاَةَ إِلاَّ وَهُمْ كُسَالَى : Namaza ancak tembel/uyuşuk bir hâlde gelirler (ye’tûne) (9/Tevbe 54); yani, namazı ancak tembel hâlde kılarlar. يَاْتِينَ الْفَاحِشَةَ : Fahişeyi getirenler (4/Nisâ 15), Abdullah’ın kıraatinde تَاْتِي الفَاحِشَةَ şeklindedir. Burada إتْيَان sözcüğünün kullanılması, لَقَدْ جِئْتِ شَيْئاً فَرِيّاً : Sen gerçekten iğrenç bir şey getirdin/yaptın (19/Meryem 27) âyetindeki getirme sözcüğünün kullanılması gibidir. أتَيْتُ fiili, أتَوْتُ şeklinde de kullanılır. İçecek ekşiyip kaymak tuttuğunda قَدْ جَاءَ اَتْوُهُ denir. Bunun gerçek anlamı, gelmesi gereken noktaya (kıvamına) geldi demektir. Bu, fâil anlamında bir mastardır. إتَاء , verimi çok olan bir toprak türüne denmektedir. Yüce Allah’ın; إِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَاْتِيّاً : Şüphesiz O’nun vadi gelendir (19/Meryem 61) sözünde geçen مَاْتِيًّا kelimesi أتَيْتُهُ fiilinin mef’ûl hâlidir. [Bu durumda gelendir değil de, getirilendir manasını ifâde eder]. Bazıları ise, buradaki مَاْتِيًّا kelimesinin آتِيًا manasında olduğunu belirterek, mef’ûlü, fâil konumuna getirmişlerdir, fakat bu doğru değildir. Aksine, أتَيْتُ الأمْرَ : İşe gittim ve أتَانِيَ اْلأمْرُ : İş, bana geldi; أتَيْتُهَ بِكَذَا : Ona şunu götürdüm ve آتَيْتُهُ كَذَا : Ona şunu verdim, denmesi daha doğrudur. Yüce Allah buyuruyor ki: وَأُتوُا بِهِ مُتَشَابِهاً : Onlara bir benzerlik verilmiştir (2/Bakara 25); فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لاَ قِبَلَ لَهُم بِهَا : Onlara, asla karşı koyamayacakları askerlerle kesin olarak geleceğiz (27/Neml 37); وَآتَيْنَاهُمْ مُلْكاً عَظِيماً : Biz onlara büyük bir mülk verdik (4/Nisâ 54). [Kitâbın verilmesi bağlamında kullanılan her آتَيْنَا biz verdik, ifâdesi, her yerde yine bu bağlamda geçen اوُتوُا kendilerine verildi, ifâdesinden daha etkilidir. Çünkü اوُتوُا kelimesi, bazen onun kabul etmeyenlere verilmesi manasında da kullanılır; آتَيْنَاهُمْ biz onlara verdik, ifâdesi ise, ancak onu kabul edenler için kullanılır]. Yüce Allah’ın; آتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ Bana demir kütlelerini getirin (18/Kehf 96) âyetinde geçen آتُونِي bana gelin, ifâdesi جِيئُونِي bana getirin manasındadır. Hamza, buradaki hemzeyi mevsûl hemzesi olarak okumuştur; yani; Bana getirin anlamında. إيتَاء ise, vermek anlamına gelir. [Kur’ân’da, sadaka (zekât) vermek, özellikle إيتَاء kelimesiyle dile getirilmiştir.] Bazı misaller: وَأَقَامُوا الصَّلاَةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ : Namazı kılınız; zekâtı veriniz (2/Bakara 277); وَإِقَامَ الصَّلاَةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ : Namaz kılmak, zekât vermek (21/Enbiyâ 73); وَلاَ يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَأْخُذُوا مِمَّا آتَيْتُمُوهُنَّ شَيْئاً : Onlara verdiklerinizden herhangi bir şey almanız size helal değildir (2/Bakara 229); وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِ : ve kendisine maldan bir bolluk verilmemiş olan (2/Bakara 247). ›ا ث ث أثَاث kelimesi, evin, çok olan eşyasına denir. Bunun aslı أَثَّ fiilinden gelmektedir ki, çoğaldı ve birbirine geçti demektir. Eğer bir mal çok ise, onun tümüne أَثَاثٌ adı verilir ve bu kelimenin, مَتَاع eşya gibi, kendi kökünden tekili yoktur. Yani, esâs, onun çoğul şeklidir. Çokça hamile kalan kadınlara نِسَاءٌ أَثَايِثُ denir; bu ifâdede sanki onların üzerinde bir yük var diye düşünülmüştür. تَأَثََّثَ فُلاَن deyimi ise, bir kişinin ev eşyası aldığını anlatır. ›ا ث ر Bir şeyin eseri, onun varlığını gösteren şeyin meydana gelmesidir. أثَرَ ve أثَّرَ fiillerinin ikisi de bu manaya gelir. Çoğulu, آثَار şeklindedir. Yüce Allah buyuruyor ki: ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِم بِرُسُلِنَا : Sonra onların izlerinden Resûllerimizi gönderdik (57/Hadîd 27); كَانُوا هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَآثَاراً فِي اْلأَرْضِ : Onlar, yeryüzünde güç ve izler/eserler bırakma yönünden bunlardan daha güçlüydüler (40/Mü’min 21); فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ : Allah’ın rahmetinin izlerine bak (30/Rûm 50). Bunun için, daha önce kendisini kullanarak geçenleri gösteren yola آثََارٌ adı verilir. Yüce Allah bu anlamda şöyle buyurmaktadır: فَهُمْ عَلَى آثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ : Onlar, onların (atalarının) izlerine sımsıkı sarılmaya teşvik ediliyor (37/Sâffât 70); هُمْ أُولاَءِ عَلَى أَثَرِي : (Mûsâ): İşte, onlar da benim izimdedir geliyorlar, dedi (20/Tâhâ 84). سَمِنَتِ اْلإِبِلُ عَلَي أثَارَةٍ deyimi, develer, üzerlerinde yağ izi görülecek derecede semizlediler, anlamına gelir. أثَرْتُ اْلبَعِيرَ deyimi ise, devenin ayağına iz bırakacak bir alâmet taktım ki, böylece onun izini bulabileyim, manasına gelir. Bu izi bırakacak demir parçasına da مِئْثَرَة adı verilmiştir. أثَرُ السَّيْف kılıcın cevheri ve sağlamlığının işareti demektir ki, bu da onun üzerinde ışık dalgalarının parlamasıdır. Bu özelliğe sahip kılıca سَيْفٌ مَأْثُورٌ denmektedir. İlim rivâyet etmeye ise, آثَرَهُ أثَرًا وَأَثَارَةً وَأثَرَةً أثَرْتُ اْلعِلْمَ denir ki, ilmin peşine takıldım, bunun da aslı, onun izini sürdüm manasına gelir. أَوْ أَثَارَةٍ منْ عِلْمٍ : Ya da ilimden bir belge getirin (46/Ahkâf 4). Bu âyetteki أثَارَةٍ kelimesi أثَرَةٍ şeklinde de okunmuştur ve bu, rivâyet edilen veya yazılıp da izi kalan şey demektir. Güzel ahlaka ilişkin rivâyetlere مَآثِر adı verilir. أثَر de istiâre olarak, üstünlük; إيثَار ise, kendisini ihtiyacı olduğu hâlde başkasını kendine tercih etmek manasına işaret eder. آثَرْتُهُ : Onu tercih ettim ifâdesi de bu anlamdadır. Yüce Allah bu anlamda şöyle buyurmaktadır: حَاجَةً مما أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ : İhtiyaçları olduğu hâlde, onları kendilerine tercih ederler (59/Haşr 9); تَاللّهِ لَقَدْ آثَرَكَ اللّه عَلَيْنَا : Allah’a yemin olsun ki, Allah, seni bize tercih etti/seni bizden üstün kıldı (Yûsuf 91); بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا : Aksine, siz dünya/değersiz, yakın hayatı tercih ediyorsunuz (87/A’lâ 16). Hadîste: سَيَكُونُ بَعْدِي أَثَرَة Benden sonra bir [haksız] tercih etme olacaktır, denmiştir. Yani; İdarede sizin bazınız, bazınıza [haksız olarak] tercih edilecektir. اِسْتِئْثَار başkasında olmayan bir şeyle akranından ayrılmaktır. اِسْتَأْثَرَ اللهُ بِفُلاََن deyimi ise, ölümün kinâye yoluyla anlatılmasıdır ve Yüce Allah’ın onu seçtiğini ve diğer insanları değil, yalnızca ona bunu layık gördüğünü ifâde eder. رَجُلٌ أَثِرٌ de, arkadaşları arasında tercih edilen bir kişi demektir. el-Lihyânî, bu bağlamda şu ifâdeleri nakleder: خُذْهُ آثِرًا مَا, إثْرًا مَا , أَثِرَ ذِي أَثِيرٍ . Bunların hepsi da aynı anlama işaret etmektedir. ›ا ث ل وَبَدَّلْنَاهُم بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَىْ أُكُلٍ خَمْطٍ وَأَثْلٍ وَشَيْءٍ من سِدْرٍ قَلِيلٍ : Onların iki bahçesini buruk yemişli, acı meyveli ve içinde biraz da sedir bulunan iki bahçeye çevirdik (34/Sebe 16). أَثْلٌ kelimesi, kökü sağlam olan bir ağaçtır. شَجَرٌ مُتَأَثِّلٌ ise, sağlamlığı sabit ağaç demektir. تَأَثَّلَ كَذَا Sağlamlığı sabit oldu, anlamındadır. Peygamberin (sas); غَيْرَ مُتَأَثِّلٍ مَالاً İyice malına dalmadan ifâdesi ise, kendine aslan payı ayırmadan ve ileride kullanmak üzere saklamadan, demektir. Burada تَأَثُّلْ istiâre olarak kullanılmıştır. Yine bundan bir istiâre de; نَحَتُّ أَثْلَتَهُ meselidir ki, bir kişinin dedikodusunu yapmak demektir. ›ا ث م إثْم ve آثَام kişiyi sevaptan geri bırakan/hayırdan alıkoyan işlerin adıdır; çoğulu, آثَامٌ şeklindedir. Yavaş yürüyüp geç kalma anlamı da olduğundan şair bu anlamda şöyle demektedir: 6- جمَاِليَةٌ تَغْتَلِي بِالرَّادِفِ *** إذَا كَذَّبَ اْلآثِمَاتُ الْهَجِيرَا 6- İri dişi deve; ikinci bir biniciyle hızlı gider; Yavaş giden develer, gün ortasında yalanladıkları zaman. فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ : Onlarda büyük bir günâh vardır ve insanlar için birtakım menfaatler (2/Bakara 219); âyetindeki إثْمٌ içki ve kumarda hayırlardan alıkoyan bir özellik vardır, anlamındadır. Fiil, قَدْ أَثِمَ إثْمًا وَأثَامًا فَهُوَ آثِمٌ وَأثِيمٌ şeklinde kullanılır ve tüm anlamları bu merkezdedir. تَأَثَّمَ ise, günâhından kurtuldu demektir. Tıpkı تَحَوَّبَ büyük günâhından ve تَحَرَّجَ zorluğundan kurtuldu fiillerinde olduğu gibi. Yalanın إثْم diye adlandırılması, günâh kapsamında yer almış olmasındandır. Bu, insanın hayvan diye adlandırılması gibidir. Çünkü, insan da hayvan kavramının kapsamında yer almaktadır. أَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالإِثْمِ : Üstünlük duygusu onu günâhla yakalar (2/Bakara 206), âyetindeki إثْمٌ üstünlük duygusu onu günâhkâr edecek işi yapmaya sevk etti, demektir. وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ يَلْقَ أَثَاماً Bunu yapan esâmen ile karşılaşır (25/Furkân 68) âyetindeki أثَامًا ise, azaben/bir azap, demektir. Burada azap, günâhtan kaynaklandığı için esâmen diye adlandırılmıştır. Bu, bitki ve yağın kendisinden kaynaklandıkları için nediy/nem, çiğ diye adlandırılmaları gibidir. Bu bağlamda şair şöyle der: 7- تَعَلَّى النَّدَى فِي مَتْنِهِ وَتَحَدَّرَا 7- Sırtında çiğ yükselip yuvarlandı. Kimilerine göre, esâmen ile karşılaşırın manası, bu onu günâhlar işlemeye sevk eder; bu da, küçük şeylerin büyüklere yol açmasındandır. فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيّاً Yakında gayya ile karşılaşırlar (19/Meryem 59) âyeti ise, bu her iki anlamda yorumlanmıştır. آثِم : Bir günâhı yüklenendir: آثِمٌ قَلْبُهُ : Kalbi günâhkâr olan (2/Bakara 283). Bir hadîste إِثْْم kelimesinin karşısına بِرّ kelimesi konmuştur: اَلْبِرُّ مَا اطْمَأَنَّتْ إلَيْهِ النَّفْسُ، وَاْلإثْمُ مَا حَاكَ فِي صَدْرِكَ اَلْبِرُّ [iyilik], içine sinen şeydir; الإِثْمِ [günâh] ise, göğsüne sıkıntı veren şeydir. Resûlüllah’ın bu sözü, iyilik ve günâhın hükmünü belirlemektedir; onları bizzat açıklaması değildir. Âyette: مُعْتَدٍ أَثِيمٍ : Haddini aşan günâhkâr (68/Kalem 12) denmektedir. Bu, أَثِيمٍ / آثِمٌ : Günâhkâr, demektir. يُسَارِعُونَ فِي الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ : Onlar, günâh ve düşmanlıkta acele ederler/onları ciddi tutarlar (5/Mâide 62). Deniyor ki; إثْم kelimesi ile, şu âyet gibilerine işaret edilmektedir: وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللّهُ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ : Kim Allah’ın gönderdiğini yürürlüğe koymaz/uygulamazsa; asıl onlardır, kâfirler (5/Mâide 44); عُدْوَان sözcüğü ile de: وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أنْزَلَ اللّهُ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ : Kim Allah’ın gönderdiğini yürürlüğe koymaz/uygulamazsa; asıl onlardır, zâlimler (5/Mâide 45). Buna göre, el-ism/günâh, el-udvândan/saldırganlıktan daha geneldir. ›ا ج ج هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ : Bu tatlı, susuzluğu giderici, bu da tuzlu ve sıcaktır –acıdır- (25/Furkân 53). Âyetteki أُجَاجٌ ve أجِيجُ النَّارِ ve أَجَّتُهَا ateşin sıcaklığı, أَجَّتْ ve ائْتََجَّ النَّهَارُ gün alevlenmeye başladı, ifâdelerindeki gibi, aşırı sıcaklık anlamındadır. Ye’cûc ve Me’cûc kelimeleri de bu köktendir. Bunlar, aşırı hareketli oluşlarından, alevlenmiş ateşe ve coşkun suya benzetilmişlerdir. أَجَّ الظَّلِيمُ أَجِيجَا : Mazlum kişi hareketlendi, ifâdesinde bu hareketi, ateşin sıcaklığına benzetilmiştir. ›ا ج ر أجْر ve أجْرَة dünyevî veya uhrevî amelin karşılığının kişiye dönmesini anlatır. Allah buyurur ki: إِنْ أَجْرِي إِلاَّ عَلَى اللّهِ : Benim ecrimi verecek olan sadece Allah’tır (10/Yûnus 72); وَآتَيْنَاهُ أَجْرَهُ فِي الدُّنْيَا وَإِنَّهُ فِي اْلآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ : Ona dünyada ecrini verdik ve şüphesiz o, âhirette salihlerdendir (29/Ankebût 27); وََلأجْرُ اْلآخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذِينَ آمَنُوا : İman edenler için âhiret ecri daha üstündür (12/Yûsuf 57). أُجْرَة [Ücret], dünyevî karşılık demektir. Ecrin çoğulu, أُجُور şeklinde gelir. وَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ : Onların ecirlerini veriniz (4/Nisâ 25) âyetindeki ise, mehirlerden kinâyedir. Ecr ve ucret sadece anlaşma veya anlaşma benzeri durumlar için kullanılır; ayrıca yalnız faydalı şeylerde kullanılır; zararlı olanlarında kullanılmaz; şu âyetler gibi: لَهُمْ أَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ : Onlara Rabblerinin katında ecirleri vardır (3/Âl-i İmrân 199); فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ : Onun ecri Allah’a aittir (42/Şûrâ 40). جَزآء [Cezâ] kelimesi ise, hem anlaşmalı hem de anlaşmasız işlerin karşılığında kullanılır; yanı sıra, hem faydalı hem de zararlı şeyler için söylenebilir; şöyle ki: وَجَزَاهُم بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيراً : Sabrettiklerinden dolayı onları cennet ve ipekle ödüllendirmiştir (76/İnsân 12); فَجَزَآؤُهُ جَهَنَّمُ : Onun cezası cehennemdir. 4/Nisâ 93) أَجَرَ زَيْدٌ عَمْرًا يَأْجَرُهُ أَجْرًا : Zeyd, Amr’a bir şeyi ücret ile verdi, demektir. آجَرَ عَمْرٌو زَيْدًا : Amr, Zeyd’e ücret verdi, manasına gelir. Bu manada bir âyet: عَلَى أَن تَأْجُرَنِي ثَمَانِيَ حِجَجٍ : Buna karşılık bana sekiz hac boyunca ücretle çalışacaksın (28/Kasas 27). آجَرَ de bunun gibidir. Aralarındaki fark, أَجَرْتُ bir kişinin fiili göz önüne alındığında, آجَرْتُ ise, iki kişinin fiili nazar-ı itibara alındığında söylenir, ama her ikisi de bir manaya işaret eder. Onun için آجَرَهُ اللهُ da أَجَرَهُ اللهُ da denebilir [ki, ikisi de Allah ecrini versin, demektir]. أجِير Ücretle çalışan kişi, fâ’il veya munfâ’il manasında olup, fe’îl kalıbında gelmiştir. اِسْتِئْجَار bir şeyi ücret karşılığında istemek demektir. Ayrıca, bir şeyi ücretle yapmaya da denir. اِسْتِيجَاب istiâresinde إِيجَاب tır, sözü gibi. Yüce Allah’ın şu sözü de bu manadadır: اسْتَأْجِرْهُ إِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ اْلأَمِينُ : Onu ücretle tut; çünkü, ücretle tuttuklarının en hayırlısı güçlü ve emin olandır (28/Kasas 26). ›ا ج ل أجَل Bir şey için belirlenmiş süredir. Allah buyurur ki: وَلِتَبْلُغُوا أَجَلاً مُسَمًّى : Belirlenmiş bir ecele ulaşmanız için (40/Mü’min 67); أَيَّمَا اْلاَجَلَيْنِ قَضَيْتُ : İki ecel/süreden hangisini bitirirsem (28/Kasas 26). مُؤَجَّلْ borç, zamana bırakılmış borç anlamına gelir. أَجَّلْتُهُ ona bir zaman belirledim, demektir. İnsan hayatı için belirlenmiş olan süreye de أجَل [ecel] denmiştir. دَنَا أَجَلُهُ Eceli yaklaştı deyimi ise, ölümünün yaklaştığını ifâde eder. Bunun aslı, ecelin yani hayat süresinin tamamlanmasıdır. وَبَلَغْنَا أَجَلَنَا الَّذِي اَجَّلْتَ لَنَا : Bizim için belirlediğin süreye ulaştık (6/En’âm 128) âyetindeki ecel ise, ölümün sınırıdır; yaşlılık sınırıdır da denmiştir; gerçekte, her ikisi de birdir. ثُمَّ قَضَى أَجَلاً وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ : Sonra size bir ecel belirleyen O’dur. Bir de onun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır (6/En’âm 2) âyetindeki birinci ecel, dünyada kalma süresini, ikincisi ise, âhiretteki süreyi anlatmaktadır. Hasan’dan [el-Basrî] Birincisi, dünyada kalış süresini, ikincisi ise, ölüm ile diriliş arasındaki süreyi ifâde eder, dediği nakledilir. İbn Abbâs’tan; اللَّهُ يَتَوَفَّى اْلأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا : Allah, ölüm zamanında canları vefat ettirir; ölmeyeninkini de uykusunda; ölümüne karar verdiğini tutar, diğerini ise, belli bir süreye kadar bırakır (39/Zümer 42) âyeti referans gösterilerek birincisi uyku, ikincisi ise, ölümdür, dediği rivâyet edilir. Bu her iki anlamıyla da ecel, ölüm için kullanılır, denmiştir. Buna göre, kiminin eceli kılıç, yangın, boğulma ve hayata uygun olmayan herhangi bir şey ya da hayatın sona ermesine sebep olan başka bir nedenle gelir. Kimininki ise, korunur, ölümü kendi kendine gelinceye kadar sağlıklı bir hayat yaşar. مَنْ أَخْطَأَهُ سَهْمُ الرَّزِيَّةِ لمَ يَخْطَئْهُ سَهْمُ الْمَنِيَّةِ : Büyük felaketin okundan kurtulan olsa da, ölümün okundan kurtulan olmaz, sözünde işaret edilen iki ecel de bunların aynısıdır. Şöyle de denmiştir: İnsanların iki eceli vardır. Kimileri beklenmedik şekilde [genç ve sağlıklıyken] ölür. Kimileri de, Cenabı Allah’ın insanın doğasında daha fazlasını takdir etmediği sınıra varıncaya kadar yaşar. Yüce Allah şu âyetle buna işaret etmiştir: وَمِنْكُم مَنْ يُتَوَفَّى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلَى أرْذَلِ الْعُمُرِ : Sizden bir kısmı vefat eder, bir kısmı ise, ömrün değersiz olanına kadar ertelenir (22/Hac 5). Bu iki ölüm hâlini kasteden şair şöyle demiştir: 8- رَأيْتُ الْمَنَايَا خَبَطَ عَشْوَاءَ مَنْ تُصَب 8- Ölümleri, şaşkın/düşüncesiz bir cin çarpması olarak gördüm, kime değse onu öldürmektedir ... Diğer bir şair ise şöyle der: 9- مَنْ لَمْ يَمُتْ عَبْطَةً يَمُتْ هَرَمًا 9- Beklenmedik şekilde [genç ve sağlıklıyken] ölmeyen de, iyice yaşlanınca ölecektir. آجِل kelimesi عَاجِل kelimesinin zıt anlamlısıdır. أجَل ise, ileride meydana gelmesinden korkulan suçtur. Buna göre, her ecel, bir suçtur, ama her suç bir ecel değildir. Bu nedenle, onun için şöyle yaptım denir. Allah buyurur ki: مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ : Bu suçtan dolayı İsrâiloğullarına yazdık ki (5/Mâide 32); yani, bu nedenle. Âyetin bu kısmı, مِنْ إجْلِ ذَلِكَ diye esre ile de okunmuştur ki, o zaman anlamı, bunun cinâyetinden dolayı, demek olur. Duyulan bir haberin tahkîki/tasdîki anlamında ecel [evet, doğru söylüyorsun] denir. وَإِذَا طَلَّقْتُمُ النَّسَاءَ فَبَلَغْنَ أجَلَهُنَّ فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ Kadınları boşadığınızda, onlar da belirlenen sürelerine ulaştıklarında, ya onları iyilikle tutun (2/Bakara 231) âyetindeki ecele/belirlenen süreye ulaşma ise, boşama ile iddetin bitmesi arasında belirlenmiş olan süredir. وَإِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَبَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَلاَ تَعْضُلُوهُنَّ أَنْ يَنْكِحْنَ أَزْوَاجَهُنَّ إِذَا تَرَاضَوْا بَيْنَهُم بِالْمَعْرُوفِ َ Kadınları boşadığınızda, onlar da belirlenen sürelerine ulaştıklarında, aralarında iyilikle anlaştıkları takdirde, onların eski kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın (2/Bakara 232) âyeti ise, iddet süresinin bittiği zamana işarettir. Bu zaman, kendileri hakkında verecekleri kararda bir sakınca yoktur. ›ا ح د أحَد kelimesi iki şekilde kullanılır. Birincisi, yalnız olumsuzluk için kullanılır. İkincisi ise, olumlu anlamı ifâde etmek için kullanılır. Olumsuzluğa mahsus olan ehad, konuşanların cinsini kuşatmasından ve toplanma ve ayrılma yoluyla azı da çoğu da içine alması özelliklerine sahiptir. Sözgelimi, مَا فِي الدَّارِ أَحَدٌ evde kimse yoktur, cümlesi, evde ne bir ne iki ne de daha fazla kimsenin ne toplanmış hâlde ne de dağınık hâlde bulunduğunu ifâde eder. Bunun için olumlu cümlelerde kullanılması doğru değildir; çünkü: İki zıt şeyin olumsuzlamak doğrudur, fakat, ikisini doğrulamak doğru olmaz. Eğer فِي الدَّارِ واحِدٌ evde biri var denecek olsa, bu, evde tek başına bir kişinin olduğunu ispat ettiği gibi, birden fazla kişinin de toplu hâlde ya da dağınık biçimde varlığının kabul edildiğini ifâde eder. Bunun mümkün olmadığı açıktır. Bu ifâde birden fazla kişiyi kapsadığından مَا مِنْ أَحَدٍ فَاضِلِينَ fazıl olmayan kimse yoktur denmesi doğrudur. Tıpkı şu âyet gibi: فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ Sizden hiçbir kimse ona mani de olamazdı (69/Hakka 47). Olumluda kullanılanı ise, üç şekilde gelebilir: Birincisi: Onluk sayılara eklenmiş olan أحَدٌ [bir] sayısıdır. أحَدَ عَشَرَ (On bir) ve وَاحِدٌ وَعِشْرُونَ (yirmi bir) sayılarındaki bir gibi. İkincisi: أحَدٌ Bir kelimesinin isim tamlamasında tamlayan veya tamlanan olarak birincisi anlamında kullanılmasıdır. أَمَّا أَحَدُكُمَا فَيَسْقِي رَبَّهُ خَمْراً Sizin birinciniz, efendisine sakilik yapacak/şarap içirecek (12/Yûsuf 41) âyetindeki gibi. يَوْمُ اْلأَحَد Birinci gün/Pazar, يَوْمُ اْلاِثْنَيْنِ İkinci gün/Pazartesi, ifâdeleri de bunun gibidir. Üçüncüsü: أَحَدٌ kelimesinin mutlak bir vasıf olarak kullanılmasıdır. Bu da ancak Yüce Allah’ın vasfı olarak, şu âyette olduğu gibi, kullanılabilir: قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ De ki: O, Allah birdir (112/İhlâs 1). Bu أَحَدٌ ’ın aslı, وَحَدٌ ’dır. Fakat, vahad, Allah dışındaki varlıklar için kullanılır. Nâbiğa’nın şu beytinde görüldüğü gibi: 10- كَأَنَّ رَحْلِي وَقَدْ زَالَ النَّهَارُ بِنَا بِذِي اْلجَلِيلِ عَلَى مُسْتَأْنِسٍ وَحَد 10- Sanki bineğim, zaman bizi bitirdikten sonra Kadri Yüce vahad/biricik dosta götürdü. ›ا خ ذ أَخْذ Bir şeyi tutmak, elde etmek veya sahip olmak demektir. أَخَذَ fiili bazen gerçekten tutmak anlamına gelir: مَعَاذَ اللّهِ أَن نَأْخُذَ إِلاَّ مَنْ وَجَدْنَا مَتَاعَنَا عِنْدَهُ Biz, eşyamızı yanında bulduğumuzdan başkasını tutmaktan Allah’a sığınırız (12/Yûsuf 79); bazen de yakalamak anlamına gelir: لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ Onu herhangi bir uyuklama tutmaz, herhangi bir uyku da (2/Bakara 255). أَخَذَتْهُ الْحُمَّى sıtma tuttu da denir. Yüce Allah bu manada: وَأَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ Zulmedenleri, sayha tuttu (11/Hûd 67); فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكَالَ اْلآخِرَةِ وَاْلأُولَى Allah, onu âhiretin cezası ve birincisinin de karşılığı olarak yakalayıverdi (79/Nâziât 25); وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى İşte Rabbin kentleri yakaladığında böyle yakalar (11/Hûd 102) buyurur. Onun için esir düşmüş kişiye de أَخِيذ ve مَأْخُوذٌ yakalanmış adı verilir. اِتِّخَاذ bir şey edinmek de aynı fiilin iftiâl kalıbıdır. Bu durumda iki mef’ûl alır ve جَعْل yapmak, etmek fiilinin yerine geçer. Yüce Allah’ın şu âyetleri bu manadadır: لاَ تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyiniz (5/Mâide 51); أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاء Ondan başka dostlar mı edinmişler? (42/Şûrâ 9); فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ سِخْرِيّاً Siz onları maskara yaptınız (23/Mü’minûn 110); أ أَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّيَّ إِلَـهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّهِ Sen mi insanlara beni ve annemi Allah’ın dışında iki ilâh edinin dedin? (5/Mâide 116); وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِم Eğer Allah, insanları zulümleriyle yakalayıverecek olsa (16/Nahl 61). Burada özellikle مُؤَاخَذَة kökünün kullanılmış olması, ceza vermek ve yaptıklarının karşılığını verme manasına dikkat çekmek içindir; çünkü: Onlar, pek çok nimete sahip oldukları hâlde, buna şükür ile karşılık vermemişlerdir. فُلاَنٌ مَأْخُوذٌ Falan yakalanmış, onda bir cin tutması hâli vardır. فُلاَنٌ يَأْخُذُ مَأْخَذَ فُلاَنٍ deyimi, falan kişi, falanın yaptığını yapar, gittiği yere gider, demektir. رَجُلٌ أَخِيذٌ ve بِهِ أُخُذٌ deyimi de göz ağrısından kinâyedir. إِخَاذَة ve إِخَاذ ise, kişinin kendisi için aldığı yere denir. ذَهَبُوا وَمَنْ أَخَذَ أَخْذَهُمْ وَإِخْذَهُمْ (sözü ise) onlar da gittiler, onların ahlak, giyim kuşam ve yolunu izleyenler de, manasına gelir. ›ا خ و أخٌ kelimesinin aslı, أخَوٌ şeklindedir ve kardeş demektir. O da, aynı anne babadan doğan veya sadece annesi veya babası aynı olan ya da süt emmede başkasına ortak olan kişidir. İstiâre yoluyla başkasına kabile, din, sanat, uygulama, sevgi veya diğer ilişkilerde ortak olan tüm kişiler için kullanılır. Allah buyurur ki: لاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ كَفَرُوا وَقَالُوا ِلإِخْوَانِهِمْ Kâfir olan ve kardeşlerine diyenler gibi olmayın (3/Âl-i İmrân 156); yani: Küfürde kendilerine ortak olanlara. إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ Sadece mü’minler kardeştir (49/Hucurât 10); أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتاً Biriniz ölü kardeşinin etini yemek ister mi? (49/Hucurât 12); فَإِنْ كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ Eğer onun kardeşleri varsa (4/Nisâ 11); yani: Erkek ve kız kardeşleri varsa. إِخْوَاناً عَلَى سُرُرٍ متَقَابِلِينَ Onlar artık köşkler üzerinde karşı karşıya oturan kardeşler olacaklardır (15/Hicr 47); bu, onların arasında herhangi bir muhâlefetin kalmayacağına dikkat çekmektir. أُخْتٌ ise, kız kardeştir. Sonuna gelen tâ harfi, düşen son harfinin yerine gelmiş gibidir. يَا أُخْتَ هَارُونَ Ey Hârûn’un kız kardeşi (19/Meryem 28) âyeti, iyilikte onun kardeşi demektir, soyda değil. Bu, ey Temîm’in kardeşi deyimi gibidir. أَخَا عَادٍ Âd’ın kardeşi (46/Ahkâf 21) âyetinde O’na kardeş demesi, Onun, kardeşin kardeşe şefkati gibi bir şefkat beslediğine dikkat çekmek içindir. وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ Semûd’e de kardeşleri (7/A’râf 73); وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ Âd’a da kardeşleri (7/A’râf 65); وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ Medyene de kardeşleri (7/A’râf 85) ifâdeleri de bunun gibidir.وَمَا نُرِيهِم مِنْ آيَةٍ إِلاَّ هِيَ أَكْبَرُ مِنْ أُخْتِهَا Onlara her gösterdiğimiz mucize, kardeşinden daha büyüktür (43/Zuhruf 48); yani: Kendisinden önceki âyetten. Ona, onun kardeşi demesinin nedeni, sağlık, açıklık ve doğrulukta ikisinin de ortak olmasındandır. كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّةٌ لَّعَنَتْ أُخْتَهَا Her bir ümmet girdiğinde kardeşine lanet eder (7/A’râf 38) âyeti, أَوْلِيَآؤُهُمُ الطَّاغُوت Onların, velileri/dostları tagûttur (2/Bakara 257) âyeti gibi âyetlerde zikredilen velilerine işarettir. تَأَخَّيْتُ deyimi, kardeşin kardeşi aradığı gibi aradım demektir. Kardeşlikten, beraberlik manası çıkarılmış ve أَخِيَّةُ الدَّابَّةِ denmiştir. ›ا د د Allah buyurur ki: لَقَدْ جِئْتُمْ شَيْئاً إِدّاً Siz, çok çirkin bir şey getirdiniz (19/Meryem 89); yani: Kötü bir şey, etrafında çok anlamsız sözün edilebileceği bir görüş ortaya attınız. Bu ifâde: أَدَّتِ النَّاقَةُ تَئِدُّ sözünden alınmıştır ki, devenin aşırı yorgunluktan şiddetli bir şekilde inlemesi/acı biçimde böğürmesi/bağırması demektir. أَدِيد ise, çokça söylenen ama hiçbir şey anlaşılmayan söz demektir. أُدٌّ de, وُدٌّ Sevgi veya أدت الناقة Dişi deve inledi, sözünden alınmıştır. ›ا د ي أَدَاء Hakkı yerine ulaştırmak ve gereğini yapmaktır. Harac ve cizye ile emaneti sahibine geri vermek gibi. Allah buyurur ki: فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ أَمَانَتَهُ Kendisine güvenilen kimse emanetini geri versin/ödesin (2/Bakara 283); إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤَدُّوا اْلأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا Allah, size, emanetleri ehline vermenizi emretmektedir (4/Nisâ 58); وَأَدَاء إِلَيْهِ بِإِحْسَانٍ Ve ona güzellikle ödemelidir (2/Bakara 178). Bu kelimenin aslı edâttan gelmektedir. أَدَوْتُ بِفِعْلٍ كَذَا deyimi, şu işi yaptın, yani, onu hallettin demektir ki, onun da aslı, kendisiyle istenen yere ulaşılan vasıtayı elde ettim demektir. Tıpkı اِسْتَأْدَيْتُ عَلَى فُلاَنٍ deyiminin اِسْتَعْدَيْتُ sözünün anlamında olması gibi. ›ا ذ ن أُذُن kelimesi, kulak demektir. Kazan ve tencere gibi şeylerin halka olan kısmı da buna benzetilerek tencerenin kulağı (kulpu) denmiştir. Çok fazla dinlemeyi sevene de sözü dinlenene de أُذُنٌ denmiştir. Yüce Allah buyuruyor ki: وَيَقُولُونَ هُوَ أُذُنٌ قُلْ أُذُنُ خَيْرٍ لكُمْ Diyorlar ki: O bir kulaktır de ki: o sizin için hayır kulağıdır (9/Tevbe 61). Bunun anlamı, onun, sizin için hayırlı olan şeylere, hayır getirene kulak verdiğidir. وَفِي آذَانِهِمْ وَقْراً Onların kulaklarında bir sağırlık vardır (6/En’âm 25) âyeti ise, onların cahilliklerine işarettir, duymadıklarına değil. أَذِنَ kulak verdi, dinledi anlamına gelir. وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ Rabbine kulak verip boyun eğecek hâle getirildiği zaman (84/İnşikâk2). Bu kelime dinlemek yoluyla elde edilen ilimler için de kullanılır. Şu âyet gibi: فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ Kesin olarak biliniz ki, siz, Allah ve Resûlu ile savaş hâlindesiniz (2/Bakara 279). أُذُن ve أَذَان kelimeleri duyulan şeyler için kullanılır. Bilgi de bu şekilde ifâde edilir. Zira, bizim pek çok bilgimizin ilk adımı dinlemekle elde edilmektedir. Allah buyurur ki: اِئْذَنْ لِي وَلاَ تَفْتِنِّي Bana izin ver, beni fitneye düşürme (9/Tevbe 49). وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ Ve Rabbiniz size şöyle bildirmişti.. (14/İbrâhîm 7). Bu anlamda أَذَنْتُهُ بِكَذَا ve آذَنْتُهُ kalıpları da kullanılır. Bunlar da aynı anlamdadır ve izin vermeyi ifâde ederler. مُؤَذِّن kelimesi, bir şeyi bağırarak bildiren/ilân eden herkes için kullanılır. ثُمَّ أَذَّنَ مُؤَذِّنٌ أَيَّتُهَا الْعِيرُ Sonra bir müezzin yüksek sesle bildirdi: Ey kafile! (12/Yûsuf 70); فَأَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ Aralarından bir müezzin yüksek sesle bağırdı (7/A’râf 44); وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ hacda insanlar arasında ilan et/ bildir (22/Hac 27). أَذِين ezan sesinin geldiği yerdir. Bir şeyde izin onda serbestlik ve ruhsat olduğu anlamına gelir. âyette: وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رسُولٍ إِلاَّ لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللّهِ Biz her peygamberi Allah’ın izni dâhilinde kendisine itâat edilmesi için gönderdik (4/Nisâ 64). Buradaki Allah’ın izni onun iradesi ve emri demektir. وَمَا أَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِإِذْنِ اللّهِ İki topluluğun karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler Allah’ın izni ileydi (3/Âl-i İmrân 166); وَمَا هُمْ بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ Onlar Allah’ın izni dışında onunla (sihir) hiç kimseye zarar veremezler (2/Bakara 102). وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيْئاً إِلاَّ بِإِذْنِ اللَّهِ Onlar Allah’ın izni olmadan onlara zerre kadar zarar veremezler (58/Mücâdele 10); buradaki Allah’ın izni Allah’ın ilmidir denmişse de ilim ile izin arasında fark olduğu açıktır. Çünkü izin daha özeldir ve genelde sadece dilemenin söz konusu olduğu durumlarda kullanılır; yapılan işten razı olunsun olunmasın fark etmez. Çünkü: وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَنْ تُؤْمِنَ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ hiçbir nefis Allah’ın izni olmadan iman edemez (10/Yûnus 100) âyetinde Allah’ın dilemesi ve emrinin olduğu açıktır. وَمَا هُمْ بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ Onlar Allah’ın izni dışında onunla (sihir) hiç kimseye zarar veremezler (2/Bakara 102) âyetinde ise, bir açıdan Allah’ın dilemesi vardır. Bunun izahı şöyledir: Yüce Allah’ın insanda bir kuvvet yarattığı bununla kendine zulmetmek ve zarar vermek isteyen kişinin bu zulmünü kabul etme imkanı olduğu fakat onu kabul ederken taş gibi acı çekmeyen bir varlık gibi yaratıp yaratmadığı konusunda görüş ayrılığı yoktur. Aynı şekilde bu imkanı yaratmanın Allah’ın fiili olduğu da tartışmasızdır. Bu açıdan şöyle denmesi doğru olur: Allah’ın izni ve dilemesi ile zalim tarafından gelen zarar diğer kişilere dokunur. Bu sözün genişletilmesi için ayrı bir kitap gerekir. Onun için biz bunu burada ele alamıyoruz. اِسْتِئْذَان izin istemek demektir. Allah buyurur ki: إِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ Ancak Allah’a inanmayanlar senden izin isterler (9/Tevbe 45); فَإِذَا اسْتَأْذَنُوكَ Eğer senden izin isterlerse.. (24/Nûr 62). إذَنْ edâtına gelince, bu şart cümlesinin ikinci kısmı olan şartın cevabı veya teknik tabiriyle cezâsının önünde kullanılır. Bu, إذَنْ bir cevap veya cevap yerine geçebilecek bir ifâde ister demektir. Sözün onunla beraber kullanılan kısmı bir ceza/cevap gerektirir. Eğer sözün başında gelir ve ardında muzari bir fiil bulunursa, kaçınılmaz olarak o muzari fiili nasb eder; إذَنْ أَخْرُجَ O zaman ben de çıkarım cümlesi gibi. Eğer izenden önce bir cümle varsa ardından da muzari bir fiil geliyorsa, hem mansup hem de merfû’ şekilde okunabilir. Şöyle ki: أنَا إذَنْ أخْرُجُ veya أخْرُجَ denebilir. Eğer إذَنْ fiilden sonra gelir ya da onunla beraber muzari fiil bulunmazsa, bu durumda izen amel etmez. Şöyle ki: أنَا أخْرُجُ إذَنْ ifâdesi gibi. Allah buyurur ki: إِنَّكُمْ إِذاً مثْلُهُمْ Yoksa, siz de o zaman onlar gibi olursunuz (4/Nisâ 140). ›ا ذ ي أَذَى kelimesi, canlı varlıklara dokunan zararı anlatır. Bu, canlının bedenine ya da ruhuna yönelik olabilir; ya da yapılan işin dünyevî yahut uhrevî sonuçlarından kaynaklanabilir. Allah buyurur ki: لاَ تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى Sadakalarınızı başa kakma ve eziyetle boşa çıkarmayın (2/Bakara 264); فَآذُوهُمَا Her iki tarafa da eziyet ediniz (4/Nisâ 16) âyetindeki eziyet ise, dövmeye işarettir. Tevbe suresindeki: وَمِنْهُمُ الَّذِينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ أُذُنٌ Onlardan kimileri peygambere eziyet ediyor ve o bir kulaktır diyorlar (9/Tevbe 61) âyeti de bunun gibidir. وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّهِ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ Allah’ın Resûlüne eziyet edenlere dayanılmaz bir azap vardır (9/Tevbe 61); لاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ آذَوْا مُوسَى Musa’ya eziyet edenler gibi olmayınız (33/Ahzâb 69); وَأُوذُوا حَتَّى أَتَاهُمْ نَصْرُنَا Bizim yardımımız gelene kadar eziyet görenler (6/En’âm 34); لِمَ تُؤْذُونَنِي neden bana eziyet ediyorsunuz (61/Saff 5). وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْمَحِيضِ قُلْ هُوَ أَذًى Sana ay hâlini soruyorlar de ki: O bir eziyettir (2/Bakara 222). Bu hâlin eziyet diye adlandırılması hem şerîatın ölçüleri hem de tıbbın kriterleriyle doğrudur. Bu işin uzmanlarının tespitlerine göre, bu hâl gerçekten bir eziyettir. آذَيْتُهُ veya أَذَيْتُهُ إيذَاءًا ve أَذِيَّةً ve أَذًى kelimeleri birbirine yakın anlamlar taşımaktadır ki, hepsi de eziyet etmek manasına gelir. أَذِيٌّ ise, denizin üzerinde olanları rahatsız eden dalga, demektir. ›ا ر ب أَرَب : Mutlaka karşılanması gereken zorunlu ihtiyaç demektir. Buna göre, her ereb bir ihtiyaçtır ama her ihtiyaç bir ereb değildir. Bununla beraber ereb bazen sadece ihtiyaç için kullanılır, bazen de ihtiyaç olmasa da, olması istenen şey için kullanılır. Falan kişi ereb sahibidir ve erîbdir deyimi, giderilmesi gereken bir ihtiyacı var demektir. Onun için, قَدْ أَرِبَ إلَى كَذَا deyimi, bir şeye aşırı derecede ihtiyacı var manasına gelir. قَدْ أَرِبَ إلَى كَذَا أَرَبًا ve أُرْبَةً ve إرْبَةً ve مَأْرَبَةً ifâdeleri de bu anlamı taşır. Allah buyurur ki: وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى Ve onu başka işlerde de kullanırım (20/Tâhâ 18). لاَ أَرِبَ لِي فِي كَذَا Deyimi, benim ona aşırı ihtiyacım yoktur, manasına gelir. Allah buyurur ki: أُوْلِي اْلإِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ Yahut kendilerine bağlı irbe sahibi olmayan erkeklerden (24/Nûr 31). Bu âyetteki irbe kelimesi, evliliğe ihtiyaç duymak anlamında bir kinâyedir. Bu أُرْبَى diye de adlandırılır ki, mutlaka karşılanması gereken zorunlu ihtiyaçtır. Çok ihtiyaç duyulan organlara da آرَابٌ adı verilir ki, tekili erebtir. Bunu şöylece izah edebiliriz: Organlar iki kısma ayrılır: Bir kısmı canlıların ihtiyaç duymalarından dolayı kendilerine verilenlerdir. Bunlar el, ayak, göz gibi organlardır. Diğer kısmı ise, ziynet içindir. Kaş ve sakal gibi. Öte yandan ihtiyaçları gidermek için yaratılan organlar da iki kısma ayrılır. Birincilerine aşırı ihtiyaç duyulmaz; ikincilerine ise, şiddetli ihtiyaç duyulur. Öyle ki, eğer bunlardan birinin olmadığı varsayılırsa, insan vücudunda büyük bir eksiklik/boşluk meydana gelir. İşte bu türden organlara آرَاب adı verilir. Bu anlamda Peygamberin (sas) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: إذَا سَجَدَ اْلعَبْدُ سَجَدَ مَعَهُ سَبْعَةُ آرَابٍ : وَجْهُهُ وَكَفَّاهُ وَرُكْبَتَاهُ وَقَدَمَاهُ Kul secdeye vardığında onunla beraber yedi ârâb/önemli organ da secde eder: Yüzü/alnı, elleri, dizleri ve ayakları. أرَبَ نَصِيبُهُ deyimi, payının büyümesi manasına gelir. Bu onu büyük ihtiyacını giderebilecek bir şey olarak değerlendirmesi durumunda ortaya çıkar. أرَّبَ مَالُهُ deyimi ise, malı çoğaldı, demektir. أرَبْتُ اْلعُقْدَةَ sözü ise, düğümü sağlamlaştırdım, anlamına gelir. ›ا ر ض أَرْض : Kelimesi, mana olarak semânın karşısında yer alan kütledir. Çoğulu أَرَضُونَ şeklinde gelir. Kur’ân’da çoğul şekli kullanılmamıştır. Kimi zaman bir şeyin alt kısmı da ard diye ifâde edilir, nasıl ki, üst tarafına da sema denilir. Şair atını anlatırken şöyle der: 12- وَأَحْمَرُ كَالدِّيبَاجِ أمَا سَمَاؤُه *** فَريًا، وَأَمَّا أَرْضُهُ فَمحُولُ 12- İpek gibi kırmızıdır; semâsı gelince Üst tarafı parlak, ardı (alt tarafı) ise, tozludur. Allah buyurur ki: اعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يُحْيِي اْلأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا Biliniz ki, Allah, ardı, ölümünden sonra diriltir (57/Hadîd 17). Bu her bozulmadan sonraki tüm yeniden yaratmaları ve ilk yaratmadan sonraki yeniden yaratmaları ifâde eder. Onun için bazı Müfessirler: Bu âyet, kalplerin katılaşmasından sonra yumuşatılmalarını ifâde eder, demişlerdir. أَرْضٌ أَرِيضَة deyimi, bitkisi güzel olan toprağı dile getirir. تَأَرَّضَ النَّبْتُ deyimi, bitkinin yerde iyice yer ettiğini ve çoğaldığını; تَأَرَّضَ اْلجَدْيُ deyimi ise, oğlağın yerdeki bitkileri otlamaya başladığını ifâde eder. أَرَضَة ise, yerden odunlara giren kurtçuk manasına gelir. أُرِضَتِ اْلخَشَبَةُ فَهِيَ مَأْرُوضَة deyimi de, odun kurtlandı, kurtlanmış odun, demektir. ›ا ر ك أَرِيكَة : Kelimesi, taht üzerinde bulunan gelinin süslü makamıdır. Çoğulu أَرَائِك şeklindedir. Bu ismi alması, ya bir tür ağaç olan erâkten yapılmış bir yer olmasından, ya da ikâmet etmek/oturmak için yapılmış bir yer olmasındandır. Nitekim, أَرَكَ بِالْمَكَانِ أُرُوكًا deyimi, yerde bir süre kaldı demektir. أُرُوك kelimesinin aslı ise أَرَاك gözetmek üzere bir yerde ikâmet etmekten alınmıştır. Öte yandan, aynı kelime, bunun dışındaki ikâmet türleri için de kullanılır. ›ا ز ر أَزْر : Kelimesinin aslı, elbise demek olan إِزَار ‘dır. Bu kelime hem إزَارٌ hem إزَارَة hem de مِئْزَرٌ şekillerinde kullanılır. Kinâye yoluyla kadına da izâr adı verilir. Şair şöyle der: 13- أَلاَ أَبْلِغْ أَبَا حَفْصٍ رَسُولاً فَدَى لَكَ مِنْ أَخِي ثِقَةٍ إِزَارِي 13- Biri Ebâ Hafs’a bir elçi ulaştıramaz mı ki; Ben senin güvenilir kardeşinim ve sana izârım feda olsun. Kadının bu adı alması, Yüce Allah’ın: هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَأَنْتُمْ لِبَاسٌ لهُنَّ Siz onlar için elbisesiz, onlar da sizin için elbisedir (2/Bakara 187) sözü gibidir. اُشْدُدْ بِهِ أَزْرِي Onunla sırtımı güçlendir (Tâhâ 31); yani: Onunla kuvvetli olayım. أَزْر Sağlam kuvvettir. آزَرَهُ Yardım etti ve kuvvetlendirdi demektir. Aslı, elbiseyi bağlamaktan gelir. Allah buyurur ki: كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ Onlar, filiz veren bir ekin gibidirler; Allah onu güçlendirdi (48/Fetih 29). آزَرْتُهُ فَتَأَزَّرَ deyimi, ona destek verdim o bu sayede güçlendi demektir. O, güzel, destek veren biridir deyimi: هُوَ حَسَنُ اْلإِزْرَةِ şeklinde ifâde edilmiştir. أَزَرْتُ اْلبِنَاءَ وَآزَرْتُهُ deyimi de, binanın temellerini sağlamlaştırdım demektir. تًأَزَّرَ النَبْتُ ise, bitki uzadı ve güçlendi manasına gelir. آزَرْتُهُ ve وَازَرْتُهُ deyimleri ise, onun veziri oldum; aslı vâv’dır. فَرَسٌ آزَرُ Ayaklarının beyazlığı, eğer bağlandığı yere kadar uzanan attır. Allah buyurur ki: وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ ِلأَبِيهِ آزَرَ Hani İbrahim, babası Âzere demişti ki.. (6/En’âm 74). Deniyor ki, babasının adı Tarûh’tu, Arapçalaştırıldı ve Âzer yapıldı. Onların dilinde Âzer, yolunu şaşırmış manasına geliyordu, diyen de vardır. ›ا ز ز Allah buyurur ki: تَؤُزُُّهُمْ أَزّاً Onları oynatıp duruyorsun (19/Meryem 83); yani: Onları, tıpkı şiddetli biçimde kaynayan kazan gibi, fokurdatır, harekete geçirirsin. Rivâyet edilir ki, Peygamber (sas) namaz kılıyordu (ağladığından dolayı) karnından مِرْجَل sesi gibi sesler ( أَزِيزٌ ) geliyordu. أَزَّهُ fiili هَزَّهُ fiilinden daha etkilidir (Birincisi sarsmak, ikincisi sallamak anlamındadır). ›ا ز ف Allah buyurur ki: أَزِفَتِ اْلآزِفَةُ Yaklaşmakta olan yaklaştı (53/Necm 57); yani: Kıyamet yaklaştı. أَزِفَ ile أَفِدَ mana olarak birbirine yakındır. Yalnız, ezife fiilinde vaktinin darlığı ölçü alınmaktadır. أَزِفَ الشُّخُوص Şahıslar yaklaştı denirken أَزِفَ fiili kullanılır. أَزَف ise, zaman darlığıdır. Kıyametin أَزِفَة diye adlandırılmasının nedeni, kopuşunun yakın olmasıdır. Bu açıdan ona, اَلسَّاعَة (saat) da denmiştir. أَتَى أَمْرُ اللّهِ Allah’ın emri geldi (16/Nah l 1) de denmiştir. Fiilde geçmiş zaman kipinin kullanılması, yakınlığından ve zamanının darlığındandır. Yüce Allah bu manada: وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ اْلآزِفَةِ Onları Âzife günü ile uyar (40/Mü’min 18) buyurmuştur. [Sıraya göre اَلاَزْلاَم maddesi burada yer almalıydı. Râğıb’ın Kur’ân’da var olduğu hâlde bir madde olarak ele almadığı kelimelerden biri de budur. –Mütercimler-]. ›ا س ر أَسْر : Arapça’da bağırsakları bağladım, deyiminden alınan bir kelimedir ve kalın iple bağlamak anlamına gelir. Esir de onun için bu kelime ile adlandırılmıştır. Zamanla, bu şekilde bağlı olmasa da, yakalanan ve bağlanan her şey için kullanılmaya başlanmıştır. Esirin çoğulu, أَسَارَى ve أُسَارَى ile أَسْرَى şeklinde gelir. Allah buyurur ki: وَيَتِيماً وَأَسِيراً Yetime ve esire.. (76/İnsan 8). Kimi zaman biraz gevşek tutularak أَنَا أَسِيرُ نِعْمَتِكَ Ben nimetinin esiriyim denir. Kişinin أُسْرَة yani, ailesi, kendisiyle güç kazandığı kişilerdir. Yüce Allah’ın: وَشَدَدْنَا أَسْرَهُمْ Bağını da sımsıkı bağladık (76/İnsân 28) sözü, وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ Sizin nefislerinizde de öyle; görmüyor musunuz? (51/Zâriyât 21) âyetinde tetkik edilip üzerinde düşünülmesi istenen insan yapısının hikmetine işarettir. أَسْر kelimesinin bir anlamı da, küçük apdestini tutmaktır. رَجُلٌ مَأْسُورٌ demek de bu anlamda أَسْر ’e yakalanmış kişi anlamına gelir ki, bu onun sanki bevlinin aktığı yolun kapanması gibi bir hâldir. Küçük apdestteki أَسْر , büyük abdestdeki حَصْر kelimesinin anlamına yakın bir sıkışmayı ifâde eder. ›ا س س أَسَّسَ بُنْيَانَهُ deyimi, binası için bir temel attı demektir. Bu anlamı veren أُسٌّ ve أَسَاسٌ kelimesi, binanın üzerinde yapıldığı kaidedir. أُسّ ’ün çoğulu, إِسَاس şeklinde gelir. Bu kelimenin de çoğulu ise أُسُس kelimesidir. كَانَ ذَلِكَ عَلَى أُسِّ الدَّهْرِ denir ki, bu tıpkı, علَى وَجْهِ الٍّدهْرِ bu, zamanın başlangıcından beri böyledir gibi bir mana taşımaktadır. [Râğıb’ın izlediği telif metoduna göre burada şu iki âyet misal olarak verilmeliydi: لَا تَقُمْ فِيهِ أَبَدًا لَمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَنْ تَقُومَ فِيهِ فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَنْ يَتَطَهَّرُوا وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ أَفَمَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى تَقْوَى مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ أَمْ مَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ “Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde hiçbir zaman durma. Daha ilk gününden takva temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda (namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur. Onda, arınmayı içten arzulayan adamlar vardır. Allah arınanları sever. Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarında kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi?” (9/Tevbe 108-109). Belki müellif misal verdiği halde, müstensihler çoğaltırken onu sehven kaydetmediler. Zira müellifin bu âyetleri görmemiş olmasını düşünmek daha garip gelmektedir. -Mütercimler-]. ›ا س ف أَسِف : Birlikte olan üzüntü ve öfkedir. Bazen bunların her biri için de kullanılır. Gerçek manası ise, kalpteki kanın intikam duygusunu harekete geçirmesidir. Bu duygu eğer kişinin altında bulunan bir kişiye karşı olduğunda yayılır, öfke olur; bu kişi kendinin üstünde biriyse o zaman da büzülür, üzüntü olur. Onun için İbn Abbâs’a üzüntü ve öfke nedir diye sorulduğunda şöyle demiştir: Kaynakları birdir ama isimleri farklıdır. Eğer bir kişi, kendisine gücü yeten biri ile sürtüşürse, ona karşı aşırı öfke veya öfke hâlini gösterir. Bir kişi de, gücünün yetmediği bir kişiyle sürtüşecek olursa, üzüntü ve aşırı üzüntü hâlini gösterir. Bu bakış açısından şair şöyle der: 14- فَحُزْنُ كُلِّ أَخِي حُزْنٍ أَخُو اْلغَضَب 14- Her üzüntü kardeşinin/sahibinin üzüntüsü, öfkenin kardeşidir. Allah buyurur ki: فَلَمَّا آسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ Ne zaman ki bizi öfkelendirdiler, onlardan intikam aldık (43/Zuhruf 55); yani: Bizi gazaba getirdiler. Ebû Abdullah [İbnu’r-Rıdâ] şöyle der: Allah bizim üzüldüğümüz gibi üzülmez; yalnız onun üzülen ve hoşnut olan dostları vardır; onların rızasını, kendi rızası; öfkelerini de kendi öfkesi kılmıştır. Der ki: Onun için şöyle buyurmuştur: مَنْ أَهَانَ لِي وَلِيّاً فَقَدْ بَارَزَنِي بِالْمُحَارَبَة Kim benim bir dostumu aşağılarsa, bana karşı savaş açmış olur. Yüce Allah da: مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللّهَ Resûle itâat eden, kesin olarak Allah’a itâat etmiş olur (4/Nisâ 80) buyurmuştur. Ayrıca: وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفاً Musa, öfkeli-mahzûn bir şekilde kavmine dönünce (7/A’râf 150) buyurmaktadır. أَسِيف Öfkeli demektir, istiâre yoluyla, kişinin emrine verilmiş hizmetli için ve adı sanı olmayan kişiler için de kullanılır. هُوَ أَسِيف O, esîfin biridir, sözü bunu anlatır. ›ا س ن أَسِنَ الْماءُ يَأْسَنُ أَسَنَ يَأْسَنُ fiili, suyun kokusunun fena bir şekilde bozulmasını ifâde eder. Bu şekilde bozulan suya مَاءٌ آسِنٌ denir. Yüce Allah: مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ Bozulmayan bir sudan ırmaklar (47/Muhammed 15) buyurur. أَسِنَ الرَّجُلُ adam hastalandı, anlamına gelir ve أَسِنَ الْماءُ deyiminden alınmış olup kişinin bayılmasını ifâde eder. Şair şöyle der: 15- يَمِيدُ فِي الّرُمْحِ مِيدَ الْمائِحِ اْلأَسِنِ 15- Bozuk çalımlının başının döndüğ gibi mızrakta başı dönmektedir.. تَأَسَّنَ الرَّجُلُ deyimi de bir teşbihtir ve kişinin hastalandığını ifâde eder. ›ا س و أُسْوَة ile إِسْوَة kelimeleri, قُدْوَة ile قِدْوَة gibidir. Bunların her biri, kişinin başkası için örnek olduğu bir hâli ifâde eder. Bu hâl iyilikte de kötülükte de, bollukta da darlıkta da kullanılır. Allah buyurur ki: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ Resûlullah’ta sizin için güzel bir örnek vardır (33/Ahzâb 33). âyette peygamberin örnekliği حَسَنَة güzellik sıfatı ile nitelendirilmiştir. Birini örnek almaya تَأَسَّيْتُ بِهِ denir. أَسَى ise, üzüntü demektir. Bunun hakikati ise, kaçanı/geçip gideni üzüntü ile izlemektir. Onun için أَسَيْتُ عَلَيْهِ ve أَسَيْتُ لَهُ deyimleri kullanılır. Allah buyurur ki: فَلاَ تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ Kâfir olmuş bir kavme üzülme (5/Mâide 68). Şair şöyle der: 16- أَسَيْتُ ِلأَخْوَالِي رَبِيعَةَ 16- Dayılarım Rabia’ya üzüldüm. أسَا fiilinin aslı vavlıdır; çünkü: رَجُلٌ أَسْوَانٌ denir ki, üzgün adam, demektir. أَسْوٌ ise, yaranın iyileştirilmesidir. Bunun da aslı, acı veren şeyin bertaraf edilmesidir. Tıpkı كَرِبْتُ النَّخْلَ deyimi gibi ki, kişinin sıkıntısının izale edilmesi anlamını taşır. قَدْ أَسَوْتُهُ آسُوهُ أَسْوًا ifâdeleri de bu anlamdadır. آسِى yaranın doktoruna denir. Bunun çoğulu إِسَاة ve أُسَاة şeklinde gelir. Yaralı da مَأْسِيٌّ ve أَسِيٌّ adlarını almaktadır. أَسَيْتُ بَيْنَ اْلقَوْمِ deyimi de آسَيْتُهُ fiili de insanların arasını düzeltmek manasında kullanılır. Şair şöyle der: 17- آسَى أَخَاهُ بِنَفْسِهِ 17- Bizzat kendisi kardeşini tedavi etti. Başka bir şair de: 18- فَآسَى وَآدَاهُ فَكَانَ كَمَنْ جَنَى 18- Onu tedavi etti ve kendisine yardım etti, ama ona karşı cinâyet işleyen gibi oldu. آسِي de يُوَاسِي filini işleyen kişi için kullanılır. Şair şöyle der: 19- يَكفُونَ أَثْقَالَ تَأَي الْمُسْتَآسِي 19- Ödeme talebinin doğurduğu bozgunculuğun ağırlıklarını men ediyorlar. Şairin kullandığı مُسْتََآسِي kelimesi, bu fiilin müstef’il kalıbıdır. إِسَاءَة kelimesi ise, kök olarak bu kelimeden değildir; o, سَاءَ fiilinden türetilmiş bir mastardır. ›ا ش ر أَشَر nimetle büyüklenmedir, bu da şımarıklığın aşırı olanıdır. Bu kalıbın fiili, أَشِرَ يَأْشَرُ أَشِرًا şeklindedir. Allah buyurur ki: سَيَعْلَمُونَ غَداً مَنِ الْكَذَّابُ الأَشِرُ Yarın kimin yalancı ve şımarık olduğunu öğreneceklerdir (54/Kamer 26). Onun için أَشِر kelimesi بَطِر kelimesinden daha etkilidir. بَطِر da فَرَح kelimesinden daha etkilidir. Çünkü ferahlanmak/sevinmek çoğu zaman mezmûm/yerilen bir hareket olsa da, kimi zaman olması gerektiği kadarı ile ve olması gerektiği yerde ortaya çıkmakla sınırlı kaldığında mahmûd/övülen bir sıfat olur. Allah buyurur ki: إِنَّ اللَّهَ لاَ يُحِبُّ الْفَرِحِينَ Allah (şımararak) sevinenleri sevmez (28/Kasas 76); فَبِذَلِكَ فَلْيَفْرَحُوا İşte bunlarla sevinsinler (10/Yûnus 58). Bunun böyle olmasının nedeni, فرح sevincin, aklın kurallarına uygun bir mutluluktan kaynaklanmasıdır. اشر ’in ise, ancak insanın hevasından –kontrol edilmemiş arzularından- kaynaklanan bir mutluluk hâli olmasıdır. Teşbih yoluyla, نَاقََةٌ مِئْشِيرٌ veya ضَامِرٌ denir ki, etine dolgun veya zayıf deve, demektir. Bu da, أَشَرْتُ اْلخَشَبَةَ odunu yardım, deyiminden alınmıştır. ›ا ص ر أَصْر bir şeyi zorla bağlamak ve hapsetmektir. Aynı kökten أَصَرْتُهُ فَهُوَ مَأْصُورٌ denir ki, bağladım/hapsettim, o da bunu kabul etti demektir. مَأْصَر ve مَأْصِر kelimeleri geminin tutulup çekildiği yerdir. Allah buyurur ki: وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ Onların bağlarını çözer [Tevrat’taki her şeyi uygulayacaklarına ilişkin sözlerini yürürlükten kaldırır] (7/A’râf 157). Bu, onları iyiliklerden alıkoyup bağlayan ve sevaba ulaşmalarına engel olan şeylerdir. وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْراً Bize, bizi hayırlardan alıkoyan bir şey yükleme (2/Bakara 286) âyeti de bu anlama gelir. Buna, ثِقْلاً ağırlık diyen de olmuştur. Gerçek anlamı bizim kaydettiğimizdir. إِصْر ise, kendisini çiğneyenin sevap ve iyiliklerden geri kalmasına yol açan, iyiden iyiye pekiştirilmiş sözdür. Allah buyurur ki: أَ أَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي Kabul ettiniz mi ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mi? (3/Âl-i İmrân 81). İyiden iyiye pekiştirilmiş إِصَار ev veya çadırın kendileriyle ayakta durduğu halatlar ve direklerdir. مَا يَأْصِرُنِي عَنْكَ شَيْءٌ Beni senden alıkoyan bir şey yok, demektir. أَيْصَر de deveye binilmesini kolaylaştırmak için içine ot doldurulup hörgücü üzerine konan kalın yastık veya eğer demektir. ›ا ص ل Âyette: بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ (7/A’râf 205) denmektedir. Bu da, sabah ve akşam demektir. Akşam için, أَصِيلٌ ve أَصِيلَة kelimeleri kullanılır. أَصِيلٌ kelimesinin çoğulu, أُصُلٌ ve آصَالٌ kelimesinin çoğulu ise أَصِيلَةُ onun da çoğulu ise, أَصَائِل şeklinde gelir. Allah buyurur ki: بُكْرَةً وَأَصِيلاً Sabah ve akşam (48/Feth 9). Bir şeyin aslı, kaidesi anlamına gelir ki, eğer onun yükseldiği düşünülürse, onun yükselmesiyle ona dayanan diğer varlıklar da yükselirler. Allah buyurur ki: أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاء Kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan (14/İbrâhîm 24). تَأَصَّلَ kökleşmek, أَصَّلَهُ kökleştirmek, مَجْدٌ أَصِيلٌ köklü şeref anlamına gelir. فُلاَنٌ لاَ أَصْلَ لَهُ وَلاَ فَصْلَ demek, ne ataları asildir, ne çocukları, anlamına gelir. ›ا ف ف أُفّ : Kelimesinin aslı, kir, tırnağın kıvrılıp düşen uçları ve bu manadaki değersiz veya pis şeyler anlamına gelir. Onun için çirkin/pis görüldüğünden gizlenen her şey için kullanılır. Şöyle ki: أُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ Size de yuh olsun, Allah dışında ibâdet ettiklerinize de (21/Enbiyâ 67). لِكَذَا أَفَفْتُ şunun için uf puf ettim denir ki, bu, bir şeyin pisliğinden duyulan rahatsızlığı ifade eder. Bu nedenle bir şeyi pis görmekten kaynaklanan daralma hâline de: أَفَّفَ فُلاَنٌ falan uf puf etti denmektedir. ›ا ف ق Allah buyurur ki: سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي اْلآفَاقِ Onlara ufuklarda âyetlerimizi göstereceğiz (41/Fussilet 53); ufuklarda, yani: Sağda-solda. آفَاق kelimesinin tekil hâli أُفْقٌ ve أُفُقٌ şeklindedir. Nispet yapmak için de أُفُقِي denir. Ufuklara doğru giden kişi için: قَدْ أَفَقَ فُلاَنٌ denir. Cömertlikte en üst sınıra ulaşan kişiye ufuklarda kaybolan da ufuğa benzetilerek آفِق denmektedir. ›ا ف ك إِفْك kelimesi, olması gereken şekilden başka bir şekle giren, yüzünü değiştiren her şeydir. Onun için estiği yönü değiştiren ve yönünden sapan rüzgârlara مُؤْتَفِكَة denir. Âyette: وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِ ...Altüst olmuş beldeler de hep o günâhı işlediler (69/Hâkka 9) denmektedir. وَالْمُؤْتَفِكَةَ أَهْوَى Altüst olmuş şehirleri de o böyle yaptı (52/Tûr 53). قَاتَلَهُمُ اللّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ Allah onları kâhiretsin! Nasılda çevriliyorlar (9/Tevbe 30); yani: İnançta haktan batıla çevriliyorlar. Sözde doğruluktan yalancılığa, fiilde güzelden çirkine dönüyorlar demektir. Yüce Allah’ın şu sözleri de bu anlamdadır: يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ Ondan (Kur’ân veya imandan) dönen döndürülür (engellenmez) (51/Zâriyât 9). فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ O hâlde (haktan) nasıl dönersiniz! (6/En’âm 95). أَجِئْتَنَا لِتَأْفِِكَنَا عَنْ آلِهَتِنَا Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi geldin (46/Ahkâf 22). Böyle diyenler إِفْك kelimesini, onun, haktan batıla dönmek olduğuna inandıkları için kullanmışlardır. Bu, aynı sebepten, yalan için de kullanılmaktadır. إِنَّ الَّذِينَ جَاؤُوا بِاْلإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ (Peygamberin eşine bu ağır) iftirayı atanlar, şüphesiz sizin içinizden bir topluluktur (24/Nûr 11); لِكُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ Vay hâline, her yalancı ve günâhkâr kişinin (45/Câsiye 7). أَئِفْكاً آلِهَةً دُونَ اللَّهِ تُرِيدُونَ Siz Allah’tan başka birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz (37/Sâffât 86). Bu âyette şöyle denmiş olabilir: Siz yalandan ilâhlar mı istiyorsunuz? Aynı şekilde buradaki أَئِفْكاً kelimesi تُرِيدُونَ fiilinin mef’ûlü da kabul edilebilir. O zaman ilâhlar kelimesi, ifk’in bedeli olur ki, bu ilâhlar ifk diye adlandırmış olur. Bu durumda siz ona bir iftira mı atmak istiyorsunuz? denmiş olur ki, bu durumda, Allah dışında ilâhlar edinmek bu iftiranın kendisi olur. Onun için Haktan batıla dönen adama رَجُلٌ مَأْفُوكٌ denmektedir. Şair şöyle der: 20- فَإنْ تَكُ عَنْ أَحْسَنِ الْمرُوءَةِ فَأُفُو كًا فَفِي آخَرِينَ قَدْ أَفَكُوا 20- Eğer sen yiğitliğin en güzelinden sapmışsan; Onlar da başkalarından sapmışlardır. أُفِكَ يُؤْفَكُ demek aklın sapması anlamına gelir. Onun için aklı iyi çalışmayan veya tutulan adama رَجُلٌ مَأْفُوكُ اْلعَقْلِ denmektedir. ›ا ف ل أُفُول : ay ve yıldızlar gibi aydınlatıcıların kaybolmasıdır. Allah buyurur ki: فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لاَ أُحِبُّ اْلآفِلِينَ Kaybolunca, dedi ki: Ben kaybolanları sevmem (6/En’âm 76); ayrıca: فَلَمَّا أَفَلَتْ Yıldız battığında (6/En’âm 78) âyetleri buna örnektir. إِفَال koyunun küçüğüne denir. أَفِيل ise, sütten kesilen küçük deve yavrusudur. ›ا ك ل أَكْل : yenecek bir gıda maddesini yemektir. Teşbih yoluyla أَكَلَتِ النَّارُ الْحَطَبَ ateş odunu yedi denir. أُكْل ve أُكُل yenen şeylerin hepsinin genel adıdır. Allah buyurur ki: أُكُلُهَا دَآئِمٌ Onun yenen meyveleri kesintisizdir/devamlıdır (13/Ra’d 35). أَكْلَة , bir kere yemek, أُكْلَة ise, lokma gibi, bir kerede yenen şeydir. أَكِيلَةُ اْلأَسَدِ arslanın o anda yemekte olduğu avı anlamına gelir. أَكُولَة koyunun kesilip yenmesi için beslenen türüne denir. أَكِيل ise, çok yiyen kişi demektir. Rızkı bol kişiye istiâre yoluyla مُؤْكَلٌ ve مُطْعَمٌ adı verilir. ثَوْبٌ ذُو أُكْلٍ sağlam, çok dikişli veya nakışlı elbise demektir. اَلتَّمْرُ مَأْكَلَةٌُ لِلْفَمِ Hurma, tam ağza layık bir yiyecektir, deyimi de bu anlamdadır. Âyette: ذَوَاتَىْ أُكُلٍ خَمْطٍ Acı/ekşi yiyeceği/meyvesi olan iki bahçe (34/Sebe’ 16), denmiştir. أُكْلٌ kelimesi, insanın nasibi için de kullanılır. Falan dünyada ukl sahibidir; yani: Dünyalık payı fazla/rızkı boldur. فُلاَنٌ اِسْتَوْفَى أُكْلَه deyimi, kinâye yoluyla, kişinin ecelinin geldiğini ifâde eder. أكَلَ فُلاَنٌ فُلاَناً Falan falanı yedi ya da أَكَلَ لَحْمَهُ etini yedi demek de kinâye yoluyla, dedikodusunu yaptı manasına gelir. Âyette: أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتاً Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı (49/Hucurât 12) denmiştir. Şair de şöyle der: 21- فَإِنْ كُنْتُ مَأْكُولاً فَكُنْ أَنْتَ آكِلِي 21- Eğer ben ille de yeneceksem, bari sen benim yiyenim ol. مَا ذُقْتُ أَكَالاً deyimi, yenebilen herhangi bir şey tatmadım demektir. Malın infak edilmesine de, ekl adı verilir; çünkü: Yeme işinde, en çok mala ihtiyaç duyulmaktadır. وَلاَ تَأْكُلُوا أَمْوَالَكُم بَيْنَكُم بِالْبَاطِلِ Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyiniz (2/Bakara 188); إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْماً Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler (4/Nisâ 10). Burada malı haksız yere yemek, hakkın reddettiği yerlere harcamaktır. Yüce Allah’ın: إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَاراً Onlar, karınlarına ateş dolduruyorlar/ateş yutuyorlar (4/Nisâ 10) sözü, onların bunu yemelerinin kendilerini cehenneme götüreceğine yönelik bir uyarıdır. أَكُول ve أَكَّال ise, çok yiyen demektir. Allah buyurur ki: أَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ Durmadan haram yerler (5/Mâide 42). أَكَلَة kelimesi, آكِلٌ yiyen adam lafzının çoğuludur. هُمْ أَكَلَةُ رَأْسٍ deyimi, az oldukları için, sadece bir kişinin doyurabileceği insan topluluğu demektir. Bazen, bozulma da ekl kelimesiyle ifâde edilir. كَعَصْفٍ مأْكُولٍ Güve tarafından yenilip atılan başak gibi (105/Fîl 5) âyeti buna örnektir. تَأَكَّلَ كَذَا Falan şey bozuldu, demektir. Başına ve dişlerine إِكَالٌ isabet etti deyimi, başında yara, dişlerinde çürüme meydana geldi, manasına gelir. أَكَلَنِي رَأْسِي Başım beni yedi, deyimi de bu anlamdadır. مِيكَائِيل (Mîkâîl) kelimesi ise, Arapça değildir. ›ا ل ت مَلاَئِكَة ve مَلَكٌ kelimelerinin aslı مَأْلَكٌ sözcüğüdür. مَلأَكٌ kelimesinin değişmiş şeklidir de denmiştir. مَأْلَك ve مَأْلَكَة ile أَلوُك mektup veya mesaj demektir. أَلِكْنِي إِلَيْهِ deyimi de bu kökten gelir ve mektubumu ona ulaştır demektir. Yine bu kökten gelen مَلاَئِكَة melâike ise, hem tekil hem de çoğul anlamda kullanılır. Allah buyurur ki: اَللَّهُ يَصْطَفِي مِنَ الْمَلائِكَةِ رُسُلاً Allah, meleklerden elçiler seçer (22/Hac 75). el-Halîl şöyle der: مَأْلُكَة mesaj veya mektup demektir; çünkü, o, ağızda تُؤْلَكُ çiğnenen bir şey niteliğindedir. Bu, فَرَسٌ يَأْلَكُ لِلِّجَام yuları çiğneyen at, deyiminden alınmıştır. ›ا ل ف أَلِف (Elif), hece harflerinden biridir. إِلْف uyum içinde olan toplanmadır. أَلَّفْتُ بَيْنَهُمْ deyimi de, onların arasını buldum veya onları kaynaştırdım demektir. أُلْفَة de bundan gelmektedir. Kaynaşmış olana إلْفٌ veya أَلِيفٌ denmektedir. Allah buyurur ki: إِذْ كُنْتُمْ أَعْدَاءًَ فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ Hani siz birbirinize düşman idiniz de, kalplerinizi kaynaştırdı (3/Âl-i İmrân 103); لَوْ أَنفَقْتَ مَا فِي اْلأَرْضِ جَمِيعاً مَا أَلَّفَتْ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ Eğer yeryüzündeki her şeyi harcasaydın yine de onların kalplerinin arasını bulamazdın (8/Enfâl 63). مُؤَلِّف , farklı parçaların derlenip, önde olma hakkına sahip olanın öne, arkada olması gerekenin de arkada yer alması şeklinde düzenlenmesi ile birleştirilmesidir. ِلإِيلاَفِ قُرَيْشٍ Kureyş’in iylâfı için (106/Kureyş 1) âyetindeki إيلاَفٌ kelimesi, antlaştı, uyuştu anlamına gelen آلَفَ fiilinin mastarıdır. اَلْمُؤَلَّفَةُ قُلُوبُهُمْ İçinde bulundukları arayış nedeniyle Yüce Allah’ın لَوْ أَنفَقْتَ مَا فِي اْلأَرْضِ جَمِيعاً ما أَلَّفَتْ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ Eğer yeryüzündeki her şeyi harcasaydın yine de onların kalplerinin arasını bulamazdın (8/Enfâl 63) âyetinde nitelediği kişiler cümlesinden olmaları umulan kesimlerdir. أَوَاِلفُ الطَّيْرِ evcilleşmiş kuşlar anlamına gelir. أَلْف Bildiğimiz bin (1.000), sayısıdır. Bu ismi almasının nedeni sayıların onda kaynaşmış olmasıdır; çünkü, sayılar dört gruptur: Birler, onlar, yüzler ve binler. Bine ulaşıldığında artık hepsi bu sayıda kaynaşmış olurlar. Bundan sonraki sayılar artık tekrardır. Bazıları أَلْفُ (1.000 ) de bu sayılardandır; çünkü, o, sayı düzeninin başlangıcıdır, demişlerdir. آلَفْتُ الدَّرَاهِمَ dirhemleri kaynaştırdım, deyimi, dirhemleri bine ulaştırdım demektir, denmiştir. Bu tıpkı, مَائَيْتُ yüze tamamladım, آلَفْتُ bine tamamladım sözü gibidir ki, bu da أَمْأَتْ yüze ulaştı, deyimi gibidir. ›ا ل ل الإِلّ : Kelimesi, yemin sözleşmesinden ve akrabalıktan meydana gelen her türlü bağlılık durumuna denir. تَئِلُّ apaçık ortada olup parladığı için inkârı mümkün olmayan şey anlamına gelir. Allah buyurur ki: لاَ يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلاَّ وَلاَ ذِمَّةً Bir mü’min hakkında ne akrabalık/yakınlık ne de sözleşme/antlaşma tanırlar (9/Tevbe 10). أَلَّ الفَرَس At hızlandı manasına gelir ki, doğrusu, parladı demektir. Bu, بَرِقَ وَطَارَ şimşek gibi geçti ve uçtu gitti fiillerinde olduğu gibi, hızlı gitmek konusunda bir istiâredir. الأَلَّة parlak hançerdir. أَلَّ بِهَا ise, vurmak veya dövmek anlamına geldi. إِلٌ ve إِيلٌ Yüce Allah’ın birer ismidir de denmiştir, ama bu doğru değildir. أُذُنٌ مُؤَلَّلَة duymak veya dinlemek için kabartılmış kulaklar demektir. أَلاَن kelimesi, keskin bıçağın her iki yanına işaret eder. ›ا ل م أَلَمٌ elem kelimesi, aşırı acı demektir. أَلِمَ يَأْلَمُ أَلَمًا فَهُوَ آلِمٌ bu fiilin başlıca kalıplarıdır. Allah buyurur ki: فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمونَ Şüphesiz onlar da acı çekerler sizin acı çektiğiniz gibi (4/Nisâ 104). قَدْ آلَمْتُ فُلاَنًا falan adama acı verdim demektir. أَلِيمٌ عَذَابٌ çok acı veren azap demektir. أَلَمْ يَأْتِكُمْ “Size gelmedi mi?” (6/En’âm 130) âyetindeki أَلَمْ ifâdesi ise أَ - لَمْ iki edattır; bunların biri soru hemzesi olup olumsuzluk edatı olan lem’in başına gelmiştir. ›ا ل ه اللهُ (Allah): Deniyor ki: Aslı إلهٌ şeklindedir. Baştaki hemze kaldırılmış, başına elif-lâm getirilmiş ve Yüce Yaratıcı’nın adına tahsis edilmiştir. İsmin Yüce Allah’a mahsus oluşundan dolayı Allah buyurur ki: هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيّاً Onun adıyla anılan birini biliyor musun? (19/Meryem 65). إلهٌ lafzı, her tür mabut için kullanılan bir isimdir. لاَتُ özel ismi de böyledir. Araplar, Güneşi de إلاَهَة tanrıça diye adlandırmışlardır; çünkü: Onu da kendilerinin mabutlarından biri saymışlardır. أَلَهَ فُلاَنٌ يَأْلَهُ اْلآلِهَة deyimi, kişinin bildik tanrılara kulluk ettiğini ifâde eder. تَأَلَّهَ ilâh edindi fiili bu manaya gelir, denmiştir. Buna göre إله kelimesi mabudun kendisi olmaktadır. اللهُ Allah lafzının şaşkınlık anlamına gelen أَلِهَ fiilinden geldiği de söylenmiştir. Bu görüş, Mü’minlerin Emîri Hz. Ali’nin (r.a.) şu sözüne işarettir: كَلَّ دُونَ صِفَاتِهِ تَحْبِيرُ الصِّفَات وَضَلَّ هُنَاكَ تَصَارِيفُ الُّلغَاتِ O’nun sıfatları karşısında bütün güzel tasvirler aciz kaldı; Dillerin bütün ifâdeleri burada şaşkınlığa düştü. Bu durumun asıl nedeni, insanın, Yüce Allah’ın sıfatlarını düşündüğünde bu konuda hayretler içinde kalmasıdır. Onun için hadiste şöyle denmiştir: تَفَكَّرُوا فِي آلاَءِ اللهِ وَلاَ تَفَكَّرُوا فِي اللهِ Allah’ın nimetlerini düşününüz, fakat Allah’ın kendisini (zatını) düşünmeyiniz. الله (Allah) lafzının aslı وِلاَهٌ tır. Baştaki vav harfi hemzeye dönüşmüştür. Allah’ın bu şekilde adlandırılması, her varlığın ona doğru yönelmiş olmasındandır. Bu, cansız varlıklar ve hayvanlarda olduğu gibi ya sadece teshir ile olmaktadır ya da bazı insanlarda olduğu gibi, hem teshir hem de irade ile beraber olmaktadır. Bu açıdan bazı bilgeler şöyle derler: اَللهُ مَحْبُوبُ اْلأَشْيَاءِ كُلِّهَا Allah bütün varlıkların sevgilisidir. Bu sözün doğruluğuna Yüce Allah’ın şu sözü de işaret etmektedir: وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَـكِنْ لاَ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ Her şey Onu hamd ile tesbih etmektedir, fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız (17/İsrâ 44). Bir başka görüşe göre الله (Allah) ismi لاَهَ يَلُوهُ لَيَاهًا kökünden gelmektedir ki, anlamı, perde arkasında kalmak, gizlenmektir. Onlara göre bu, Allah’ın şu sözüne dayanmaktadır: لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ اْلأَبْصَارَ Gözler onu idrak edemez fakat o gözleri idrak eder (6/En’âm 103). وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ O zâhirdir ve bâtındır (57/Hadîd 3) âyetinde geçen بَاطِن kelimesi de bu anlama gelir. إله (İlâh) kelimesinde asıl olan çoğul yapılmamasıdır, çünkü: Ondan (Allah’tan) başka (gerçek) mabut yoktur. Fakat, Araplar kendi eski inanç sistemlerinde pek çok mabuda yer verdiklerinden onu da çoğul yapmışlar ve آلِهَة ilâhlar demişlerdir. Allah buyurur ki: أَمْ لَهُمْ آلِهَةٌ تَمْنَعُهُم من دُونِنَا Onların bizden başka kendilerini koruyan ilâhları mı var (21/Enbiyâ 43). وَيَذَرَكَ وَآلِهَتَكَ ...Seni ve ilâhlarını terk etmesine.. (7/A’râf 127). Bir kıraatte bu âyetteki آلِهَتَكَ kelimesi إلاَهَتَكَ şeklinde okunmuştur ki, bu durumda عِبَادَتَكَ sana kulluk etmeyi terk etmesine izin mi vereceksin anlamına gelir. وَلاّهِ أَنْتَ ifâdesi bir yemindir ve ِللهِِِ Allah için, manasına gelir. Kolaylık olsun diye, iki lâmından biri kaldırılmıştır. أَللَّهُمَّ ifâdesinin anlamı يَا أللهُ (ya Allah) demektir. Başındaki ya sonundaki iki mim ile değiştirilmiş ve Allah’a dua ederken kullanılmaya tahsis edilmiştir. Bir görüşe göre ise, anlamı يَا أللهُ أُمَّنَا بِخَيْرٍ Allahım bizi hayra doğru sevk et şeklindedir. Bu ifâde حَيَََّهَلاَ buyursanız a deyimi gibi birleşik bir tamlamadır. ›ا م د Allah buyurur ki: تَوَدُّ لَوْ أَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ أَمَداً بَعِيداً O kötülükle kendisi arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister (3/Âl-i İmrân 30). أَمَد ve أَبَد kelimeleri mana olarak birbirine yakındır. Şu farkla ki, ebed, belirlenmiş herhangi bir sınırı olmayan zamanı gösterir ve herhangi bir sınırlama kabul etmez; onun için, şu kadar ebed denemez. Emed ise, mutlak anlamda söylenince, belli bir sınırı olduğu hâlde bu sınırı belli olmayan bir süreyi ifâde eder. Bunun kimi zaman sınırlandırıldığı da olur; şu kadar bir emed, şu kadar zaman deyimlerinde olduğu gibi. Zaman ve emed arasındaki fark ise, emed’in sonuç itibari ile söylenmesidir. Zaman ise, daha geneldir. Hem başlangıç, hem sonuç için kullanılır. Bu nedenle kimileri مَدَى ile أَمَد birbirine yakın anlamlar taşır, demişlerdir. ›ا م ر أَمْر kelimesi iş, durum anlamına gelir; çoğulu ise أُمُور şeklindedir. Bir kişiye bir şey yapmayı yüklemek anlamını taşıyan أَمَرْتُهُ fiilinin mastarıdır. Bu kelime genel bir lafızdır; hem fiiller hem de sözlerin tümünü içine alır. Yüce Allah’ın: وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الأَمْرُ كُلُّهُ Emrin tamamı ona çevrilir (11/Hûd 123) âyeti, bu anlama gelmektedir. قُلْ إِنَّ اْلأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ يُخْفُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ مَا لاَ يُبْدُونَ لَك يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ اْلأَمْرِ شَيْءٌ َ De ki: İş, tamamen Allah’a aittir. Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. Bu işten bize bir şey olsaydı..., derler (3/Âl-i İmrân 154); وَأَمْرُهُ إِلَى اللّهِ ve artık onun işi Allah’a kalmıştır (2/Bakara 275) âyetleri de bunun gibidir. Eşsiz yaratmaya da emr denmiştir. Şöyle ki: أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَاْلأَمْرُ Dikkat edin yaratma da emr de Allah’a mahsustur (7/A’râf 54). Bu emr işi, sadece Yüce Allah’a tahsis edilmiştir. Diğer varlıklar için kullanılmaz. Yüce Allah’ın: وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاء أَمْرَهَا Ve her göğe görevini vahy etti (41/Fussilet 12) sözü bu manada yorumlanmıştır. Bilgeler de: قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي De ki: ruh, rabbimin emrindendir (17/İsrâ 85) âyetindeki emri, yaratmak olarak yorumlamışlardır. إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ Biz bir şeyi istediğimizde ona ol deriz o da oluverir (16/Nahl 40) âyetinde işaret edilen mana, O’nun yaratması demektir ve bunu en özlü/kısa lafızlarla ifâde etmiştir; bizim bir işin yapımına ilişkin anlatacaklarımızın en etkili şeklini kullanmıştır. وَمَا أَمْرُنَا إِلاَّ وَاحِدَة Bizim emrimiz bir taneden başkası değildir (54/Kamer 50). Böylece âyette Allah’ın hızlı var edişi, insanın onu en hızlı şekilde anlayabileceği biçimde ifâde edilmiştir. أَمْر Bir şeyi önermek veya öne sürmektir; bir şeye yönlendirmektir. Bu ister اِفْعَلْ yap ve لِيَفْعَلْ yapsın sözleri ile söylensin, isterse haber kelimeleri ile anlatılsın fark etmez; şöyle ki: وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنْفُسِهِنَّ Boşanmış olan kadınlar, kendilerini gözetlerler (2/Bakara 228). Aynı şey, öne sürmek, işaret veya başka bir şeyle de olabilir. Yüce Allah’ın, Hz. İbrahim’in rüyasında oğlunu kurban ettiğini görmesini, emr diye adlandırması bunun bir örneğidir. إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ Rüyada seni kurban ettiğimi görüyorum; bir düşün, ne dersin? Dedi. O da cevaben: Babacığım! Sana emredileni yap (37/Sâffât 102). Burada Hz. İbrahim’in rüyasında gördüğü kurban etme işi, emr diye adlandırılmıştır. Yüce Allah’ın: وَمَا أَمْرُ فِرْعَوْنَ بِرَشِيدٍ Firavunun emri doğru değildi (11/Hûd 97) âyetinde kullanılan emr sözcüğü, Firavunun, tüm sözlerini ve yaptıklarını kuşatan genel bir ifâdedir. أَتَى أَمْرُ اللّهِ Allah’ın emri geldi (16/Nahl 1) âyetindeki emr ise, kıyamete işarettir ve lafızların en kapsamlı olanı ile kullanılmıştır. بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنْفُسُكُمْ أَمْراً Aksine, sizin nefisleriniz size bir işi süsleyip kolaylaştırarak bir tuzak kurmuştur (12/Yûsuf 18) âyetinde sözü edilen emr/iş ise, اَلنََّفْسُ اْلأَمََّارَةُ nefsi emmarenin emrettiği kötülüktür. أَمِرَ اْلقَوْمُ ifâdesi, topluluğun çoğaldığını anlatır; çünkü: Topluluk, çoğaldığında emir sahibi olur. Bu durumda onları idare eden birinin olması kaçınılmaz olur. Bu nedenle şair şöyle der: 26- لاَ يَصْلُحُ النَّاسُ فَوْضَى لاَ سُرَاةَ لَهُمْ 26- İnsanlar anarşi içinde; başlarında büyükleri olmadan ıslah olmazlar. Yüce Allah’ın: أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا Onların mütreflerine/bol nimet içinde yüzdürülenlerine emrederiz (17/İsrâ 16) sözünde kullanılan أَمَرْنَا sözü, onlara itâatin emredilmesidir. Buradaki emernâ deyimi, onları çoğalttık anlamına gelir de, denmiştir. Ebû Amr, şöyle der: Çoğaltmayı anlatmak için emertu deyimi kullanılmaz. Eğer أَمَّرْتُ ve آمَرْتُ denecek olursa, ancak o zaman, çoğaltmak anlamını kazanır. Ebû Ubeyde, şöyle der: Bazen أَمَرْتُ da çoğaltma anlamında kullanılır. Şöyle ki: خَيْرُ الْمالِ مُهْرَةٌ مَأْمُورَةٌ وَسِكَّةٌ مَأْبُورُةٌ Malın en hayırlısı çoğalan tay ve aşılanmış hurma ağacı evleğidir. Bu hadiste kullanılan fiil أَمَرْتُ şeklindedir. Bir kıraatte أَمَّرْنَا diye okunmuştur ki, onları emirler yaptık, demektir. Bir yerde emirlerin çokluğu, oradakilerin mahvına yol açar. Bu nedenle emirlerin çokluğunda, hiçbir hayır yoktur, denmiştir. Yüce Allah’ın: وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ أَكَابِرَ مُجْرِمِيهَا Böylece her kentin büyüklerini oranın suçluları kıldık (6/En’âm 123) âyetindeki manası da bu bağlamda yorumlanmıştır. Bir kıraatte ise, آمَرْنَا şeklinde okunmuştur ki, onları çoğalttık, demektir. اِئْتِمَار da emri kabul etmeyi anlatır. istişare etmeye de i’timâr adı verilmiştir, çünkü: Bu durumda bazı insanlar, danıştıkları kimselerin görüşlerini kabul ederler. Yüce Allah: إِنَّ الْمَلأَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ Şüphesiz ileri gelenler seni öldürmek için aralarında konuşuyorlar (28/Kasas 20) buyurmaktadır. Şair şöyle der: 27- وَآمَرْتُ نَفْسِي أَيَّ أَمْرِيَّ أَفْعَلُ 27- Nefsime danıştım, işlerimin hangisini yapayım diye. Yüce Allah’ın: لَقَدْ جِئْتَ شَيْئاً إِمْراً Gerçekten sen çok tehlikeli bir iş getirdin (18/Kehf 71) âyetindeki إِمْراً sıfatı münker yani, kabul edilemez anlamındadır ve أَمِرَ اْلأَمْر deyiminden alınmıştır ki, bu da iş, büyüdü, çoğaldı, demektir. Tıpkı, اِسْتَفْحَلَ اْلأَمْر deyimi gibi. Âyette geçen وَأُوْلِي الأَمْرِ ulu’l-emr (4/Nisâ 59) deyimi, bir görüşe göre, peygamber zamanındaki umerâ’yi/devlet ricalini kastetmektedir. Bunlar, kimilerine göre, ehl-i beytten olan imamlardır. Kimilerine göre ise, iyiliği emredenlerdir. İbn Abbâs şöyle der: Onlar Allah’a bağlı olan fakihler ve din ehlidir. Aslında bu görüşlerin hepsi de doğrudur. Şöyle ki: İnsanların kendileri ile eğitildiği ulu’l-emr dört gruptur: 1. اَلأَنْبِيَاء Peygamberler; onların otoritesi, avam ve havasın hem dışlarına hem de içlerine nüfuz eder. 2. اَلْوُلاَة İdareciler; bunların otoritesi ise, avamın dışına nüfuz eder ama içlerine sirâyet edemez. 3. اَلْحُكَمَاء Bilgeler; bunların otoritesi, elit kesimin içlerine nüfuz eder fakat dışlarına etki edemez. 4. اَلْوَعَظَة Vaizler; onların da otoritesi, avamın içlerine nüfuz eder ama dışlarına hükmedemez. ›ا م م أُمّAnne kelimesi, babanın mukabilidir. Hem kişiyi doğuran yakın annesi, hem de kendisini doğuranı doğuran annesi için kullanılır. Onun için Havvâ’ya, bizimle onun arasında pek çok vasıta olsa da, O, annemizdir denmiştir. Bir şeyin varlığı, eğitimi, ıslahı, başlangıcı için asıl olan her şeye “anne” denir. Halîl şöyle der: Yakınında bulunanların kendisine eklendiği her şeye anne ismi verilir. Allah buyurur ki: وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا Ve O, katımızda bulunan ana kitapta mevcuttur (43/Zuhruf 4), yani: Levh-i Mahfûz’da mevcuttur. Bunun nedeni de bütün ilimlerin ona mensûp olması ve hepsinin ondan kaynaklanmış olmasıdır. Bu nedenle Mekke’ye kentlerin annesi أُمُّ اْلقُرَى denmiştir. Bunun nedeni ise, أَنَّ الدُّنْيَا دُحِيَتْ مِنْ تَحْتِهَا dünya, O’nun altından kaynayıp gelmiştir, rivâyetidir. Yüce Allah da: وَلِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا Kentlerin anasını ve etrafındakileri uyarman için (6/En’âm 92) buyurmuştur. أُمُّ النُّجُومِ yıldızların anası deyimi ise, galaksi demektir. Şair şöyle der: 23- يَرَى اْلوَحَشَةُ اْلأُنْسَ اْلأَنِيسِ وَيَهْتَدِي بِحَيْثُ اِهْتَدِيتْ أُمُّ النُّجُومِ الشَّوَابِك 23- [Yabani hayvanlar candan arkadaşın ünsiyetini görür ve yola gelir] Öyle ki karma karışık durumda kalan yıldızların annesi bile yola gelir. Bu bağlamda أُمُّ اْلأَضْيَافِ misafirlerin annesi, أُمُّ الْمسَاكِين yoksulların annesi de denir; أَبُو اْلأَضْيَافِ misafirlerin babası dendiği gibi. Reise de bunun için أُمُّ اْلجَيْشِ ordunun annesi denmiştir. Şairin şu sözü gibi: 24- وَأُمُّ عِيَالٍ قَدْ شَهِدْتُ نُفُوسَهُمْ 24- Onları yedirdiğimde, nefeslerine tanık olduğum ailenin annesi olurum. Kitabın önsözüne de, kitabın başlangıcı olduğundan أُمُّ اْلكِتَابِ kitabın anası, denmiştir. Yüce Allah’ın: فَأُمُّهُ هَاوِيَة Onun annesi hâviyedir (101/Karia 9) âyetindeki أُمُّهُ kelimesi yerinin ateş olduğunu anlatırken, ateşi onun annesi gibi anlatmıştır ki, مَأْوَاكُمُ النَّارُ varacağınız yer ateştir (57/Hadîd 15) âyetine benzer bir manaya gelmektedir. Yüce Allah, Peygamberin (sas) hanımlarını mü’minlerin anneleri diye adlandırmıştır: وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ Onun hanımları, sizin annelerinizdir (33/Ahzâb 6). Bu daha önce baba konusunda geçtiği gibidir. Aynı şekilde يَا ابْنَ أُمَّ Ey annemin oğlu (20/Tâhâ 94) buyurmuş, babamın oğlu dememiştir. لاَ أُمَّ لَهُ annesi olmayası, deyimi hem yermek için hem de övmek için kullanılır. وَيْلُ أُمِّهِ ve هَوَتْ أُمُّهُ deyimleri de böyledir. أُمّ kelimesinin aslı أُمَّهَة şeklindedir; çünkü: çoğulu أُمَّهَاتٌ , tasgiri اُمَيْهَة annecik kalıbında gelmektedir dendiği gibi; aslı, muzaaf yani şeddelidir; çünkü, çoğulunda أُمَّاتٌ ve tasgirinde أُمَيْمَة de denmektedir diyenler de vardır. Kimileri de, hayvanlar ve benzeri için çoğunlukla أُمَّاتٌ , insanlar için ise, أمَّهَاتٌ kelimesi kullanılır, demişlerdir. أُمَّة kelimesi, herhangi bir şeyin bir araya getirdiği topluluktur. Bir araya getiren bir din olabilir, bir zaman veya bir mekân olabilir. Bu bir araya getiren etken doğal şartlarda veya tercihe dayanıyor olabilir. Ümmetin çoğulu أُمَمٌ ifâdesidir. وَلاَ طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلاَّ أُمَمٌ أَمْثَالُكُم iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar (6/En’âm 38) âyetinde geçen ümmet, bunların her birinin türünün birer ümmet olduğu, doğaları gereği cenabı Allah’ın onları bir araya getirdiği anlamını taşır. Bunların bir kısmı örümcek gibi dokumacı, kimileri surfe gibi inşaatçı, kimileri karınca gibi zahireci, kimileri ise, serçe ve güvercin gibi her öğün azık aramaya çalışan türlerdir. Bunlardan başka her birinin kendine mahsus özellikleri olan pek çok yapıda hayvanın birer ümmet sayıldığı da anlaşılmaktadır. Yüce Allah’ın: كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً İnsanlar bir tek ümmet idiler (2/Bakara 113) sözünde geçen ümmet kelimesi, insanlar tek bir tür idiler, sapıklık ve küfürde tek bir yolda idiler, demektir. وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ أُمَّةً وَاحِدَةً Eğer rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet kılardı (11/Hûd 118) âyetindeki ümmet ise, imanda birliği anlatmaktadır. وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ Sizden hayra çağıran bir ümmet bulunsun (3/Âl-i İmrân 104) âyetindeki ümmet ise, ilmi ve salih ameli tercih edip başkalarına güzel örnek olan bir topluluk bulunsun, demektir. إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءنَا عَلَى أُمَّةٍ Biz babalarımızı bir ümmet üzere gördük (43/Zuhruf 22) âyetinde geçen ümmet ise, bir araya getiren bir din üzere bulduk demektir. Şair şöyle der: 25- وَهَلْ يَأْثَمنْ ذُو أُمَّةٍ وَهُوَ طَائِعُ 25- Bir ümmet sahibi olan itâat ettiği hâlde hiç günâhkâr olur mu? وَادَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍ Bir ümmetten/bir hayli zaman sonra hatırladı (12/Yûsuf 45) âyetinde geçen ümmet ise, zaman anlamına gelir. بَعْدَ أَمَهٍ diye de okunmuştur ki, bu bir unutmadan sonra demektir. Bunun gerçek anlamı ise, bir asrın veya dinin mensûplarının tükenmesinden sonra anlamına gelir. إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتاً لِلّهِ İbrahim gerçekten Allah’a yönelen bir ümmet idi (16/Nahl 120); yani: Allah’a ibâdet etmede bir topluluğun yerini tutabilecek bir kişi idi. Bu, فُلاَنٌ فِي نَفْسِهِ قَبِيلَة falan adam tek başına bir kabiledir, sözüne benzemektedir. Rivâyete göre, أَنَّهُ يُحْشَرُ زَيدُ بْنُ عَمْرٍو بْنِ نُفَيْلٍ أُمَّةً وَحْدَهُ Zeyd bin Amr bin Nüfeyl tek başına bir ümmet olarak dirilip mahşere gelecektir. لَيْسُوا سَوَاءً مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ أُمَّةٌ قَآئِمَةٌ Hepsi bir değildir, ehli kitaptan istikâmet sahibi bir ümmet vardır ki.. (3/Âl-i İmrân 113) âyetindeki ümmet sözcüğü topluluk anlamına gelir. ez-Zeccâc, burada ümmet, istikâmet içindir ve tek bir yola sahip olan topluluk anlamındadır, der. Buna göre, gizli bir anlamın takdir edilmesini bırakmak daha doğrudur. أُمِّي yazmayan ve bir kitaptan okumayan anlamına gelir. هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي اْلأُمِّيِّينَ رَسُولاً مِنْهُمْ Ummilerin içinden bir Resûl gönderen de O’dur (62/Cuma 2) âyetindeki أُمِّيِّينَ bu anlama alınmıştır. Kutrub şöyle der: أُمِّيَّةُ gaflet ve cehâlettir. أُمِّي de ondan gelmektedir ki, bu da bilgi kıtlığıdır. Yüce Allah’ın: وَمِنْهُمْ أُمِّيُّونَ لاَ يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ إِلاَّ أَمَانِيَّ Onların içinde kimi ummiler de vardır ki, kitabı bilmezler. Bütün bildikleri kulaktan dolma şeylerdir (2/Bakara 78) sözü, ümmiler, kendilerine okunan şeylerden başka bir şey bilmezler, demektir. el-Ferrâ der ki: Bunlar, herhangi bir kitapları olmayan Araplardır. Yüce Allah’ın: اَلنَّبِيَّ اْلأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَاْلإِنْجِيلِ Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyanlar (7/A’râf 157) âyetinde geçen ummi kelimesi yazma alışkanlığı olmayan ümmete mensûp olan kişidir, çünkü: O da onların adeti üzere yetişmiştir. Bu, halkın genel alışkanlıkları üzere yetişen kişiye عَامِي denmesi gibidir, diye de söylenmiştir. Başka bir görüşe göre, ummi denmesinin nedeni, onun yazamayan ve bir kitaptan okumayan olmasından kaynaklanmaktadır. Bu onun için bir fazilettir; çünkü: O hafızasını yeterli bulmuş ve Allah’ın güvencesine dayanmıştır. Allah buyurur: سَنُقْرِؤُكَ فَلاَ تَنْسَى Biz sana okutacağız ve sen unutmayacaksın (87/Alâ 6). Bir başka görüşe göre, peygambere “ummî” denmesinin sebebi, onun أُمُّ اْلقُرَى Ümmü’l-Kurâlı (Mekkeli) oluşundandır. إِمَام İmâm kendisine uyulan varlık demektir. Bu sözüne ve hareketlerine uyulan bir insan olabilir ya da bir kitap veya başka bir şey. İmamlık makamında olan, gerçekten imam olsun olmasın her iki durumda da imam diye adlandırılır. Çoğulu أَئِمَّة şeklindedir. Yüce Allah’ın: يَوْمَ نَدْعُو كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ Her insan topluluğunu imamları ile çağırdığımız gün (17/İsrâ 71) âyetindeki imam, onların uydukları kişidir. Bunun kitapları olduğu da söylenmiştir. وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَاماً Bizi muttakilere imam yap (25/Furkân 74) âyetine gelince, Ebû’l-Hasan, buradaki imâmın, آمي kelimesinin çoğulu olduğunu belirtmiştir. Başkaları ise, şöyle demişlerdir: Bu şu deyim gibidir: دِرْعٌ دِلاَصٌ parlak, yumuşak bir zırh ve دُرُوعٌ دِلاَصٌ parlak, yumuşak zırhlar. وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً Onları imamlar yapalım (28/Kasas 5). وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَدْعُونَ إِلَى النَّارِ Onları ateşe çağıran imamlar kıldık (28/Kasas 41) âyetlerinde ki أَئِمَّةً imamlar kelimesi, إِمَامٌ kelimesinin çoğuludur. وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ Her şeyi açık bir imam’da topladık (36/Yâsîn 12) âyetindeki imam kelimesi, bir görüşe göre, Levh-i Mahfûz’a işarettir. أُمّ ise, doğru amaçtır ve bir amaca doğru yöneliştir. Bu anlam şu âyette yer almıştır: وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ Beyt-i Haram’a yönelmiş kimselere.. (5/Mâide 2). أَمَّهُ deyimi yarmak anlamına gelir, fakat gerçek anlamı kişinin beynine ulaşacak kadar derin bir şekilde kafasından yaralanmasıdır. Çünkü onlar فَعَلْتُ lafzını herhangi bir organın yaralanmasını açıklamak ve bildirmek için kullanırlar. Şöyle ki: رَأَسْتُه başını yardım, رَجَلْتُه ayağından vurdum, كَبَدْتُه kalbinden vurdum, بَطَنْتُه karnından vurdum, ifâdeleri kişinin bu organlarının yaralanmasını anlatır. أَمْ edatının eğer karşılığında soru hemzesi var ise, manası hangisi demek olur. Misâl: أَ زَيْدٌ أَمْ عَمْرٌو Zeyd mi Amr mı? Yani: Bu ikisinden hangisi? Eğer karşılığında soru hemzesi yok ise, o zaman بَلْ ile beraber gelen soru hemzesinin manasını taşır. أَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ اْلأَبْصَارُ Yoksa onları gözden mi kaçırdık (38/Sâd 63) gibi. Buradaki أَمْ edatı, بَلْ yoksa anlamındadır. أَمَّا iki şeyden birinin olacağını, diğerinin olmayacağını bildirir ve cümlede tekrar edilir. أَمَّا أَحَدُكُمَا فَيَسْقِي رَبَّهُ خَمْراً وَأَمَّا اْلآخَرُ فَيُصْلَبُ Biriniz rabbine içki içirecek, diğeri ise, asılacak (12/Yûsuf 41). Bazen emmâ ile [konuşma, hitabe ve hutbelerde] söze başlandığı da olur; şöyle ki: أَمَّا بَعْدُ [bu girişten sonra asıl konuya gelecek olursak...] ›ا م ن أَمْن kelimesinin asıl anlamı, gönül huzuru ve korkunun bertaraf olmasıdır. أَمْن ile أَمَانَة ve أَمَان aslında birer mastardır. Bazen emân, insanın güven içinde olduğu bir hâli/durumu anlatmak için kullanılır; bazen de insanın tam emin olmadığı bir hâl anlamına işaret eder. Yüce Allah’ın: وَتَخُونُوا أَمَانَاتِكُمْ bildiğiniz hâlde emanetlerinize ihanet etmeyiniz (8/Enfâl 27) âyetinde söz ettiği ihanet de, emanet edilen şeyler konusundaki ihanettir. إِنَّا عَرَضْنَا اْلأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ Biz emaneti göklere ve yere arz ettik (33/Ahzâb 72) âyetindeki emanet ise, tevhîd, adâlet, alfabedeki harfler ve akıl diye değişik anlamlara alınmıştır ki, bunların hepsi de doğrudur; çünkü: Akıl olunca, insan onunla tevhidi öğrenir, adaleti gerçekleştirir, alfabeyi öğrenir, hatta onunla, insanın öğrenebileceği her şeyin öğrenilmesine, yapabilecekleri bütün güzel işlerin yapılabilmesine imkan sağlanmış olur ve yaratılmışların pek çoğundan üstün kılınmıştır. وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِناً Oraya giren artık âmin/güvende olur (3/Âl-i İmrân 97) âyetindeki آمِناً kavamı ise, ateşten korunmuş olur manasına gelir. إِنَّمَا يُرِيدُ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا Allah bunlarla onlara dünya hayatında azap etmeyi istiyor (9/Tevbe 55) âyetinde sözü edilen kişilerin çektikleri dünya sıkıntıları anlamında olduğu da söylenmiştir. Kimileri de söz olarak haber, mana olarak emirdir demiştir. Yıkımdan yana emîn [güvende] olurlar da denmiştir. Allah hükmünde güvendedir diyenler de vardır. Bu tıpkı: Bu helâldir, bu harâmdır demek gibidir ki: Allah’ın hükmünde bu böyledir, manasına gelir. âyetin toplu anlamı ise şöyledir: Cennete girene, oradan çıkmadığı müddetçe, artık kısas yapmak gerekmez ve o, orada hiçbir şekilde öldürülmez. أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا جَعَلْنَا حَرَماً آمِناً Bizim, âmin/güven içinde bir belde yaptığımızı görmüyorlar mı? (29/Ankebût 67); وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَأَمْناً Hani biz, Beyt’i/Ka’be’yi insanlar için bir sevap kazanma mekânı ve güvenlik sahası kılmıştık (2/Bakara 125); ثُمَّ أَنزَلَ عَلَيْكُم مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُعَاساً Sonra Allah size bir güvenlik atmosferi olarak bir uyuklama hâli indirdi (3/Âl-i İmrân 154) âyetlerinde geçen emn kelimesi de bu anlamlara gelmektedir. Son âyette geçen أَمَنَة kelimesinin كَتَبَة kâtipler gibi çoğul olduğu da söylenmiştir. Hz. İsâ’nın gelişine ilişkin hadiste: وَتَقَعُ اْلأَمَنَةُ فِي اْلأَرْضِ Yeryüzünde güvenlik atmosferi hakim olur denmektedir. ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ Sonra onu kendini güvende hissedeceği yere kadar ulaştır (9/Tevbe 6) âyetinde geçen مَأْمَنَة ise, kişinin kendini içinde güvende hissettiği evidir. آمَنَ ise, sadece iki anlamda kullanılır: Birincisi geçişlidir ve kendi kendine muteaddî manası taşır. Bu anlamda آمَنْتُهُ denir ki, ona güven verdim/onu güvenliğe kavuşturdum, demektir. Onun için Allah’a, mü’min denebilmektedir. İkincisi muteaddî değildir; آمَنَ güven sahibi oldu veya güven içinde yaşadı manasına gelir. إِيمَان Îmân ise, bazen Hz. Muhammed’e (sas) gönderilmiş olan Şerîat anlamında kullanılır. Şu âyetteki iman bu anlamdadır: إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِؤُونَ İman edenler, Yahudi olanlar ve Sabiîler (5/Mâide 69); aynı şekilde Allah’ı ve Muhammed’in (sas) peygamberliğini kabul ederek O’nun Şerîatına giren herkes iman etmiş olmakla nitelenir. وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللّهِ إِلاَّ وَهُمْ مُشْرِكُونَ Onların çoğu, müşrik olmadan Allah’a iman etmez (12/Yûsuf 106) âyetindeki imanın bu anlamda olduğu söylenmiştir. İmân, bazen övgü bağlamında kullanılır ve bu durumda insanın, doğruluğunu tasdik ettiği hâlde Hakka boyun eğişini [bağlanışını] dile getirir. Bu da üç şeyin bir arada bulunmasıyla gerçekleşir: Kalp ile tahkîk/tasdik, dil ile ikrar ve organların hayatta buna uygun amel işlemeleridir. Yüce Allah’ın: وَالَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الصِّدِّيقُونَ Allah’a ve Elçilerine iman edenlere gelince, onlar, gerçekten sadık olanlardır (57/Hadîd 19) sözündeki iman bu anlamdadır. İtikâd (inanç sistemi), doğru söz ve salih amelin her birine de imân denir. Allah buyurur ki: وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِيعَ إِيمَانََكُمْ Allah, sizin imanınızı zayi edecek değildir (2/Bakara 143). [Hz. Peygamber (sas) de] hem hayayi [utanma duygusunu] hem de yolda zarar veren şeyleri temizlemeyi imandan saymıştır. Yüce Allah’ın: وَمَا أَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ Biz doğru söyleyenler olsak da sen bize inanacak değilsin (12/Yûsuf 17) sözündeki مُؤْمِنٌ , tasdik eden manasına gelir, denmiştir. Ancak imân, eminlikle birlikte tasdik etmek demektir. Yüce Allah’ın: أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيباً مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ Kendilerine kitaptan bir nasip verilenlerin cibt ve taguta iman ettiklerini görmüyor musun? (4/Nisâ 51) sözündeki iman ise, onların yerilmesi bağlamında söylenmiştir. Ayrıca onların, emin olunmayacak şeyde nasılsa bir eminlik içindeymiş gibi hareket etmeleri kınanmıştır; çünkü: Kalbin, batılda huzura ermesi, -eğer buna alışmış değilse- onun normal hareketi değildir. Bu, ancak: مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ Kim de göğsünü küfre açarsa, Allah’ın bir gazabı onların üzerinedir ve onlar için büyük bir azap vardır (16/Nahl 106) âyetindeki gibi bir durum olabilir. Bu, إِيمَانُهُ اْلكُفْرُ imanı kâfirliktir, تَحِيَّتُهُ الضَّرْبُ selâmı dövmektir ve benzeri sözler gibidir. Peygamber (sas) de Cibril hadisinde, imanın aslını altı esas hâlinde ortaya koymuştur. Cibril: İman nedir? diye sormuş, o da bunları saymıştır. Bu haber, ma’rûf/meşhurdur. رَجُلٌ أَمَنَة ve أُمَنَة ifâdesi herkese güvenen kişi demektir. أَمِينٌ ve أَمَانٌ kelimeleri, kendisine güvenilen kişi demektir. أَمُون ise, yorulması ve ayağının sürçmesinden emin olunan dişi deve demektir. ›ا ن ث أُنْثَى kadın kelimesi, erkeğin karşıtıdır. Asıl itibariyle ayırımları cinsel organlarına göre yapılmaktadır. وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتَ مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى , Erkek veya kadından her kim inanarak salih amel işlerse.. (4/Nisâ 124). Kadınlar, tüm canlılarda, erkeklerden zayıf olduğundan, kendisinde zayıflık bir ölçü hâline gelmiştir. Onun için işi zayıf olana kadın denmiştir. Bu anlam itibariyle حَديِدٌ أنيِثٌ denmiştir ki ham demir demektir. Şair şöyle der: 28- عِنْدِي جُرَازٌ لاَ أَفَلُّ وَلاَ أَنِيثُ 28- [Ona bildirir ki, verceğim akl/diyet] Keskin bir kılıçtır; ne kördür ne de yumuşak. أَرْضٌ أَنِيثٌ deyimi de yumuşak toprak demektir ve kadınlardaki yumuşaklık esas alınarak böyle denmiştir. Çok verimli oluşu, kadınlara benzetilerek de böyle denmiş olabilir. أَرْضٌ حُرَّة ve وَلُودَة özgür ve doğurgan toprak, denmesi de bundandır. Bazı şeylerde kelimenin hükmü erkeğe benzetildiğinden, onların hükümleri de müzekker kabul edildiği gibi, bazı kelimelerin hükümleri de kadına benzetilip hükümleri de müennes kabul edilmiştir. İşte, يَدٌ el, أُذُن kulak, خِصْيَة bunlardandır. Sözgelimi, testislere, bu adın verilmesi, أُنْثَيَيْن iki kadın kelimesinin dişi kabul edilmiş olmasındandır. Kulak kelimeleri de böyledir. Şair şöyle der: 29- وَكُنَّا إِذَا اْلقَيْسِيَّ نَبَّ عَوْدُهُ لاَ ضْرَبْنَاهُ تَحْتَ اْلأُنْثَيَيْنِ عَلَى اْلكردِ 29- Biz, Kayslı belli bir yaşa gelince, Unseynin altında, boynunu vururduk. 30- وَمَا ذَكَرٌ وَإِنْ يَسْمَنْ فَأُنْثَى 30- Erkek değildir, eğer şişmanlarsa, dişidir. Şair burada قُرَادٌ yani keneyi kastetmektedir; çünkü: O büyüdüğünde حَلَمَة adını aldığından dişi kabul edilmektedir. Yüce Allah’ın: إِنْ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ إِلاَّ إِنَاثاً Onlar (müşrikler) O’nu (Allah’ı) bırakıp birtakım dişilerden başkasına çağırmıyorlar (4/Nisâ 117) sözünde bazı müfessirler, kelimenin sözlük anlamını esas alıp derler ki: Çünkü: Mabutlarının adları: اَلاَّتَ وَالْعُزَّى وَمَنَاةَ الثّالِثَةَ Lât, Uzzâ ve üçüncüsü Menât (53/Necm 19-20) âyetinde görüldüğü gibi, müennesti, demişlerdir. Bir kısmı böyle derken, onların bir kısmı ise –bu yaklaşım daha doğrudur- mananın hükmünü esas almış ve: مُنْفَعِل etki altında olana أَنِيثٌ yumuşak adı verilmiştir. Bu nedenle yumuşak demire de أَنِيثٌ denmektedir. Varlıklar, birbirlerine göre üç grupta toplandığından bu anlam uygun düşmektedir. Şöyle ki: Bir: فَاعِلٌ olup hiç مُنْفَعِل olmayan. Bu sadece Aziz ve Celil olan YüceYaratıcıdır. İki: Sadece munfail olup fâil olmayan. Bunlar da cansız varlıklardır. Üç: Bir açıdan munfail, bir açıdan da fâil olanlar. Bunlar da melekler, insanlar ve cinler gibi varlıklardır. Bir açıdan Allah’a karşı munfail konumunda olan bu varlıklar, yaptıklarına karşı ise, fâil konumundadırlar. Onların mabutları, munfail olup fâil olmayan cansızlar cümlesinden oldukları için, Yüce Allah onları أُنْثَى dişiler diye adlandırmış, böylece onları delil yönünden susturmuş ve onların, akılla hareket etmeyen, duymayan, görmeyen hatta hiçbir şekilde bir şey yapmayan varlıkların tanrı olduğuna ilişkin inançlarında ne kadar cahil olduklarına dikkatlerini çekmiştir. Hz. İbrahim’ın (ass): يَا أَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لاَ يَسْمَعُ وَلاَ يُبْصِرُ وَلاَ يُغْنِي عَنْكَ شَيْئاً Babacığım, duymayan, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere ne diye ibâdet ediyorsun? (19/Meryem 42) sözü de bu bağlamdadır. Yüce Allah’ın: وَجَعَلُوا الْمَلائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثاً Rahman’ın kulları olan melekleri dişiler yaptılar (43/Zuhruf 19) sözü ise, melekler, Allah’ın kızlarıdır, diyenlerin inançlarına göre söylenmiştir. ›ا ن س إِنْس kelimesi جِنّ kelimesinin zıt anlamlısıdır. أُنْس ise nefretin zıddıdır. إِنْسِيُّ ve إِنْس İnsanlık türüne mensûp olan demektir. Bu kelime, çokça ünsiyeti olan ve çokça ünsiyet edilen kişi için kullanılır. Bu nedenle binek hayvanının biniciye yakın tarafına إِنْسِيُّ الدَّابَّةِ denir. Aynı şekilde okun, ok atana bakan tarafına da إِنْسِيُّ اْلقَوْسِ adı verilir. Her şeyin إِنْسِيّ olanı, insana yakışır olanıdır. Vahşi ise, onun bu tarafının karşısında yer alan kısmının adıdır. إِنْس kelimesinin çoğulu أَنَاسِيّ şeklindedir. Allah buyurur ki: وَأَنَاسِيَّ كَثِيراً Pek çok insan (25/Furkân 49). İnsanın nefsine اِبْنُ إِنْسِكَ denmiştir. Yüce Allah’ın: فَإِنْ آنَسْتُم مِنْهُمْ رُشْداً Eğer onlarda (yetimlerde) bir olgunluk görürseniz (4/Nisâ 6) sözünde geçen آنَسْتُمْ مِنْهُمْ onlarda bir ünsiyet görürseniz, demektir. آنَسْتُ نَاراً Bir ateş gördüm (20/Tâhâ 10) âyetindeki آنَسْتُ kelimesi de bunun gibidir. لاَ تَدْخُلُوا بُيُوتاً غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا kendi evinizden başka evlere sıcak bir karşılama görmeden girmeyiniz (24/Nûr 27) âyetindeki تَسْتَأْنِسُوا eğer bir sıcak karşılama bulursanız, demektir. إِنْسَان [insan]: Deniyor ki: İnsan, neslinin birbirleriyle uyumlu bir yakınlaşmadan başka ayakta kalma şansları olmayacak bir şekilde yaratıldığından, bu ismi almıştır. Bu açıdan, اَلإِنْسَانُ مَدَنِيٌّ بِالطَّبْعِ insan doğası gereği medenidir denmiştir. Yani: İnsan cinsi birbirine dayanmadan edemez ve hayatı için gereken tüm şartları kendisi oluşturamaz. Uyuştuğu herkesle kaynaştığından bu ismi almıştır diyenler de vardır. İnsan kelimesinin aslı إِنْسِيَانٌ olup إِفْعِلاَنٌ kalıbında gelmiştir; bu ismi almasının nedeni, Yüce Allah’ın kendisiyle yaptığı anlaşmayı unutmasıdır, diyenler de vardır. ›ا ن ف أَنْف , bilinen bir organ olan burun demektir. Fakat, her şeyin uç tarafı ve en yüksek kısmına enf/burun adı verilir. Onun için, أَنْفُ اْلجَبَلِ dağın burnu ve أَنْفُ اللِّحْيَةِ sakalın burnu denmiştir. Hamiyet, öfke, izzet ve zillet de burunla ilişkilendirilmiştir. Bu bağlamda şair şöyle der: 31- إِذَا غَضِبَتْ تِلْكَ اْلأُنُوفُ لََمْ أُرْضِهَا وَلَمْ أَطْلُبِ اْلعُتْبَى وَلَكِنْ أَزِيدُهَا 31- Bu burunlar öfkelendiğinde onları razı edemem, Utbâ/rıza da dileyemem, onu ancak arttırırım. شَمَخَ فُلاَنٌ بِأَنْفِهِ Falan burnunu kaldırdı deyimi kendini büyük gören için, تَرِبَ أَنْفُهُ الذَّلِيلُ deyimi ise, zayıf insan için kullanılır. أَنِفَ فُلاَنٌ مِنْ كَذَا deyimi, bir işten çekilmek anlamına gelir. أَنَفْتُهُ burnuna vurdum demektir. Hatta أَنِفَةُ de hamiyettir, denmiştir. اِسْتَأْنَفْتُ الشَّيْءَ ifâdesi de burnunu tuttum demektir ki, baştan almayı ifâde eder. Yüce Allah’ın مَاذا قَالَ آنِفاً Şimdi ne söyledi? (47/Muhammed 16) sözündeki آنِفاً başlangıç [şimdi veya yakın geçmiş zaman] anlamındadır. ›ا ن ي Bu kelime durumu ve yeri sormak/öğrenmek için kullanılır. Onun için o كَيْفَ nasıl ve أَيْنَ nerede manasındadır, çünkü, her ikisinin de anlamını içermektedir, denmiştir. Allah buyurur ki: أَنَّى لَكِ هَـذَا (3 /Âl-i İmrân 37); yani: Bu sana nereden geldi? Ona nasıl sahip oldun? ... ›ا ه ل أَهْلُ الرَّجُلِ Bir adamın ehli, bir kişiyi başkasıyla bir araya getiren soy, din ya da onlar gibi bir işlev gören sanat, ev, şehir gibi şeylerdir. Asıl itibariyle kişinin ehli, bir meskenin kendisini ve onları birleştirdiği kişilerdir. Sonra bu anlam genişletilmiş ve kendilerini bir soyun birleştirdiği kişiler için أَهْلُ الرَّجُلِ adamın ehli adı verilmiştir. Peygamberin ailesi için أَهْلُ اْلبَيْتِ Ehl-i beyt dendiğinde bu kavramın mutlak anlamda kullanıldığı bilinmektedir; çünkü (Allah’ın) sözüne göre: إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden sadece günâhı gidermek istiyor (33/Ahzâb 33) bazen kişinin hanımına da ehli denmektedir. أَهْلُ اْلإِسْلاَمِ , İslâm’ın birleştirdikleridir. Şerîat, Müslüman ile kâfir arasında pek çok konuda soy bağının kaldırılmasına hükmettiğinden Yüce Allah şöyle buyurmuştur: إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ O, senin ehlinden değildir; o, salih olmayan bir ameldir (11/Hûd 46). احْمِلْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلاَّ مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ Her çiftten iki tane ve boğulacağı kesinleşmiş olanların dışında, aileni yükle (11/Hûd 40). Yine aile anlamında olmak üzere: أَهَلَ الرَّجُلُ يَأْهَلُ أُهُولاً denir ki, bu kişinin aile sahibi olduğunu anlatır. مَكَانٌ مَأْهُولٌ Ahâlisi içinde bulunan yer demektir. أُهِلَ بِهِ ifâdesi, kişinin, bazı yakınları ve ailesi olduğunda söylenir. Bir yere alışan her hayvan için أَهِلٌ ve أَهْلِي denir. تَأَهُّل de, bir kişi için kullanıldığında evlendi demektir. آهَلَكَ اللهُ فِي اْلجَنَّةِ Allah seni cennette evlendirsin ve sana orada bir aile verip sizi birleştirsin. فُلاَنٌ أَهْلٌ لِكَذَا Falan adam bu işe alışık veya uygundur. مَرْحَبًا وَأَهْلاً Misafiri selâmlama bağlamında söylenir ve bizim yanımızda yerin geniş olsun/rahat ol, hepimiz senin için şefkatte ehli beytin gibiyiz, manasına gelir. أَهْلُ kelimesinin çoğulu, أَهْلُونَ ve أَهَالٍ ile أَهَلاَتٌ şeklindedir. ›ا و ب الأَوْب Evb, bir tür dönüştür; çünkü, evb ancak, iradesi olan canlıların dönüşü anlamında kullanılır. رُجُوع Rucû’ ise, hem bunlar hem de başkaları için kullanılır. Bu bağlamda bir fiil olarak: آبَ أَوْبًا إيَابًا مَآبًا denir. Allah buyurur ki: إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ Sonra dönüşleri bizedir (88/Ğaşiye 25); ayrıca: فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآباً Dileyen Rabbine varan bir yol tutsun (78/Nebe’ 39). مَآب ise, أَوْبٌ kelimesinin mastarı, zaman ve mekân ismidir. Allah buyurur ki: وَاللّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ Allah’ın katında varılacak yerin güzeli vardır (3/Âl-i İmrân 14). أَوَّاب ise, تَوَّاب gibidir, bu da: Günâhları terk ederek ve emirleri yerine getirerek Yüce Allah’a dönen kişidir. Allah buyurur ki: أَوَّابٍ حَفِيظٍ Tövbe ile Allah’a çokça dönen, (Onun buyruklarını) koruyan (50/Kâf 32); إِنَّهُ أَوَّابٌ şüphesiz o, Allah’a çokça dönen biriydi (38/Sâd 30). Bu açıdan tövbeye de أَوْبَة adı verilmiştir. Gündüz yürüyüşüne de تَأْوِيب denir. آبَتْ يَدُ الرَّامِي إِلَى السَّهْمِ Atıcının eli, oka döndü de denir ki, bu durumda iş ele nispet edilse de, atanın fiili kabul edilir. Ayrıca belirtilmelidir ki, daha önce أَوْبٌ irade ve seçime dayalı bir dönüştür şeklinde yaptığımız tanımlama ile bu açıklama çelişmez. نَاقَةٌ أَؤُوبٌ da, Hızlı, elleri çabuk dönen dişi deve demektir. ›ا و ل التَّأْوِيل [Te’vîl], asla dönüş anlamına gelen أَوْل kökünden gelmektedir. Onun için dönülen yere مَوْئِل denmiştir. Buna göre تَأْوِيل [te’vîl], bir şeyi, ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen manaya çevirmektir. İlim açısından olanına örnek: وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ Onun te’vilini ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilir (3/Âl-i İmrân 7); fiil açısından örnek ise, Şairin şu sözündeki gibidir: 35- وَلِلأَْحِبَّةِ أَيَّامٌ تُذَكِّرُهَا وَلِلنَّوَى قَبْلَ يَوْمِ اْلبَيْنِ تَأْوِيلُ 35- [Sevgililerin kendilerini hatırlatan günleri vardır] Uzaklığın da ayrılık gününden önce bir te’vili/bilgisi vardır. هَلْ يَنْظُرُونَ إِلاَّ تَأْوِيلَهُ يَوْمَ يَأْتِي تَأْوِيلُهُ Onların bütün bekledikleri onun te’vîlidir; te’vîli geldiği gün (7/A’râf 53) âyetindeki تَأْوِيلٌ [te’vîl] ise, onun bildiriliş gayesi olan açıklamasıdır/ortaya çıkmasıdır. Yüce Allah’ın: ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً Bu, daha hayırlı ve te’vîl açısından daha güzeldir (4/Nisâ 59) sözü ise, mana ve tercüme olarak daha güzeldir, denmiştir. Kimisi de: Âhirette sevap olarak daha güzeldir, demiştir. اَلأَوْلُ sonucu gözetilen siyasettir. Bu anlamda أُلْنَا ve إِيلَ عَلَيْنَا denir. أَوَّلَ fiili, el-Halîl’e göre, bir hemze, bir vâv ve bir lâm’dan oluşmuştur. Buna göre kalıbı فَعَلَ olmaktadır. İki vâv bir lâm’dan yapılmıştır da denmiştir. O zaman da, أَفْعَلَ kalıbına girer. Birincisi daha fasihtir. Çünkü: دَدَنَ Dedene gibi birinci ve ikinci harfi عَيْنٌ [ayn] olan maddeler azdır. Birinci görüşe göre, أَوَّل kelimesi, آلَ يَؤُولُ fiilinden alınmıştır ve aslı آوَلَ olup harf çokluğundan medde/uzatması idgam edilmiştir (harfleri iç içe girdirilmiştir). Bu aslında bir sıfattır, çünkü, müennesi أُخْرَى [uhrâ] gibi, أولَى [ûlâ]’dır. Buna göre أَوَّل , başkasının kendisi ile sıraya girdiği şeydir ve birkaç şekilde kullanılır: Birincisi. Zaman olarak önce gelendir. Abdulmelik evveldir/öncedir, sonra Mansûr gelir, sözü gibi. İkincisi. Başkanlıkta başta olan/başta gelip diğerlerinin onun yolunda gitmesidir. Emir evveldir/önce gelir, sonra vezir gelir, sözü gibi. Üçüncüsü. Konum ve oran olarak önde olandır. Sözgelimi, Irak’tan dışarıya gidene Kadisiye evveldir, sonra ise Feyd gelir. Mekke’den çıkana ise, Feyd evveldir sonra Kadisiye gelir, sözü gibi. Dördüncüsü: Yapı sistemi açısından önde gelendir. Temel evveldir, sonra bina gelir, sözü gibi. Yüce Allah’ın sıfatları bağlamında O, evveldir dendiğinde ise, varlıkta hiçbir şey ona yetişemez, O her şeyden önce vardır, anlamına gelir. أَوَّل başkasına ihtiyacı olmayan kimsedir, diyenlerin sözü de bu anlamdadır. O, kendi kendine yeter olandır, diyenlerin sözü de bu manaya gelir. Allah buyurur ki: وَأَنَا أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ Ve ben Müslümanların ilkiyim (6/En’âm 163); وَأَنَا أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ ve ben mü’minlerin ilkiyim (7/A’râf 143) âyetlerinin manası, İslâm ve İman konusunda ben kendisine uyulacak kişiyim. Yine buyurur ki: وَلاَ تَكُونُوا أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِ Onu ilk inkâr eden siz olmayınız (2/Bakara 41). Yani: Siz kâfirlikte kendisine uyulan kişilerden olmayın. أَوَّل [ilk] kelimesi, zarf olarak da kullanılır; o zaman zamme üzere mebnî olur. جِئْتُكَ أَوَّلُ sana daha önce de geldim, gibi. Kadim/önce anlamında da kullanılır. جِئْتُكَ أَوَّلاً وَآخِرًا yani: Sana önce de sonra da geldim, gibi. Yüce Allah’ın: أَوْلَى لَكَ فَأَوْلَى Yazık sana yazık (75/Kıyame 34) sözü tehdit ve korkutmadır; uçurumun kenarında olan kişiye söylenir ki, kendisini ondan sakınsın veya ezilmiş bir hâlde tehlikeden kurtulan adama söylenir ki, ikinci bir kere ona düşmekten sakınsın. Çoğunlukla tekrar edilerek söylenir. Sanki, kişiyi, işinin varacağı sonucu düşünmeye teşvik eder ki, kişi kendini ondan sakındırsın. ›ا و ه أَوَّاه evvâh, çokça تَأَوُّه eden demektir ki, bu أوَّهْ أوَّهْ deyip durandır. Üzüntü ifâde eden her kelimeye تَأَوُّه adı verilir. Yüce Allah’tan korktuğunu açıkça ifâde edene اَلأوَّاه adı verilir. Yüce Allah’ın: أَوَّاهٌ مُّنِيبٌ (Allah’a) yüz tutup yalvarandır (11/Hûd 75) sözü hakkında, dua eden mü’min denmiştir. Aslı ise, daha önce geçene dönüktür. Ebû’l-Abbâs rahimehullah der ki: Yeterli bulmak, durdurmak için إِيهِ iyh, teşvik için وَيْهِ veyh, beğenmek ve takdir için وَاهْ vâh ünlemleri kullanılır. ›ا و ي مَأْوَى (me’vâ], أَوَى يَأَوِي أُوِيًّا وَمَأْوَى şeklinde kullanılan fiilin mastarıdır. أَوَى إِلَى كَذَا başkasına eklendi, katıldı demektir. Fiil, يَأْوِي أُوِيًّا وَمَأْوًى şeklindedir. آوَاهُ يُؤْوِيهِ إِيوَاءً fiili ise, başkasının kendisini himaye etmesi ve onu barındırması demektir. Allah buyurur ki: إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ Gençler mağaraya sığındıkları zaman (18/Kehf 10), قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاء Dedi ki: Beni, sudan koruyacak bir dağa sığınırım (11/Hûd 43); وَلَمَّا دَخَلُوا عَلَى يُوسُفَ آوَى إِلَيْهِ أَخَاهُ Yusuf’un yanına girdiklerinde, kardeşini yanına aldı (12/Yûsuf 69); وَتُؤْوِي إِلَيْكَ مَنْ تَشَاء Dilediğini de yanına alırsın (33/Ahzâb 51); وَفَصِيلَتِهِ الَّتِي تُؤْوِيهِ Kendisini barındırıp koruyan büyük ailesini (70/Meâric 13); عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَاوَى Onun yanında [Şehitlerin ruhlarının barındığı] Me’vâ cenneti (52/Tûr 15) bu, دَارُ الْخُلْدِ Temelli kalacakları yer (41/Fussilet 28) ifâdeleri gibidir. Burada da, dâr (ev,mesken, yurt) kelimesi mastara izafe edilmiştir. مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ Onların varacakları yer/barınakları cehennemdir (3/Âl-i İmrân 197), yani, bu kişilerin varıp sığınacakları yerin adı cehennemdir. أوَيْتُ لَهُ ve أوْيًا أيَّةً مَأْوِيَة مَأْوَاة fiili ise, bir kişiye acımayı ve onu bu nedenle bağrına basmayı ifâde eder. Bunun gerçek anlamı ise, ona kalbimle döndüm demektir. وَلَمَّا دَخَلُوا عَلَى يُوسُفَ آوَى إِلَيْهِ أخَاهُ Yusuf’un yanına girdiklerinde, kardeşini yanına aldı (12/Yûsuf 69) onu kendine çekti/yanına aldı, demektir. Yine bu anlamda أوَاهُ ve آوَاهُ denir. Hatem-i Tâî’nin 36- أمَاوِي إِنَّ الْمالَ غَادٍ وَرَائِحُ وَيَبْقَى مِنَ الْمالِ اْلأحَادِيثُ وَالذُّكْرُ 36- Kadınlar…şüphesiz mal gelir de gider de; [Maldan geri kalan hoş bir söz ile anılmaktır.] Sözündeki مَاوِيَة ise, kadın demektir. Kimileri, onun da bu kökten geldiğini söylemiştir. Sanki, suretin/bedenin barınağı olduğundan bu adı almıştır. ألْمَاوِيَة kelimesi asıl itibariyle مَاءٌ kelimesine nispettir, aslı مَائِيَة şeklindedir, hemzesi vâv’a dönüşmüştür diyenler de vardır. ›ا ي د Yüce Allah: أَيَّدْتُّكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ Seni Rûhu’l-Kudus ile destekledik (5/Mâide 110) buyurmuştur; âyette geçen أَيَّدْتُّك , büyük kuvvet anlamında olan أَيْدُ mastarından türetilmiş فَعَلْتُ kalıbındadır. Ayrıca Allah buyurur ki: وَاللّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِ مَنْ يَشَاءُ Allah dilediğini yardımı ile destekler (3/Âl-i İmrân 13); yani: Desteğini arttırır. إِدْتُهُ أَئِيدُهُ أَيْدًا fiili, tıpkı بِعْتُهُ أَبِيعُهُ بَيْعًا fiili gibidir. أَيَّدْتُهُ fiili ise, bunun teksir kalıbıdır. Allah buyurur ki: وَالسَّمَاء بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ Göğü de biz kudretimizle bina ettik (51/Zâriyât 47). Gücü kuvveti olmak anlamında لَهُ أَيْدٍ de denir. Bu açıdan büyük işe de مُؤَيَّد adı verilmiştir. إِيَادُ الشَّيْءِ bir şeyi koruyana denir. Yukarıda verilen âyet, bir kıraate göre أأْْيَدْتُكَ şeklinde okunmuştur ki, bu aynı maddenin أَفْعَلْتُ kalıbıdır. ez-Zeccâc rahimehullah şöyle der: Bu ifâdenin فَاعَلْتُ kalıbından olması da düşünülebilir, عَاوَنْتُ gibi. Yüce Allah’ın: وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا Onları korumak ona zor gelmez (2/Bakara 255) sözü ise; ona ağır gelmez, demektir. Bunun aslı ise, أَوْد kelimesinden alınmadır. آدَ يَؤُودُ أَوْدًا وَإِيَادًا fiili bir işin ağır geldiğini anlatmakta kullanılır. Tıpkı قَالَ يَقُولُ قَوْلاً gibi. Kişi kendi hâlini hikaye ederken, أُدْتُ der, tıpkı, قُلْتُ der gibi. آدَهُ fiilinin gerçek anlamı, ağırlığından yürüyüşünde belini büktü şeklindedir. ›ا ي م الأَيَامَى Eyâmâ kelimesi, أَيِّمٌ kelimesinin çoğuludur. Bu da, kocası olmayan kadın demektir. Kimi zaman hanımı olmayan erkek için de kullanılır. Bu da kişinin, olmazsa olmazları hakkında teşbih yoluyla kadına benzetilmesi durumundadır, gerçek anlamda değildir. Mastarı أيْمَة şeklindedir. آمَ الرَّجُلُ ve آمَتِ الْمَرْأَةُ ve تَأيَّمَ ile تَأيَّمَتْ ve اِمْرَأةٌ أَيِّمَةٌ ayrıca رَجُلٌ أيِّمٌ bunun başlıca kullanımlarıdır. Savaş da مَأْيَمَة yani: Koca ile hanımı birbirinden ayıran adını almıştır. أيِّمُ ise, bir çeşit yılandır. ›ا ي ي Bilgi almak istemede أَيُّ bir şeyin cinsini, türünü sormak, onu belirtmek için kullanılır. Bu hem haberde hem cevap cümlesinde kullanılır. أَيّاً مَا تَدْعُوا فَلَهُ اْلأَسْمَاءُ الْحُسْنَى Hangisini çağırırsanız fark etmez; çünkü O’nun Güzel İsimleri vardır (17/İsrâ 110); أَيَّمَا اْلأَجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلاَ عُدْوَانَ عَلَيَّ iki süreden hangisini bitirirsem bana karşı bir haksızlık edilmeyecek (28/Kasas 28). الآيَة Âyet ise, apaçık alâmet, gerçekliği açık olan her şey için kullanılabilir, açıklığı ortaya çıkmamış şeylerden asla ayrılmaz. Bir kişi onların açık kısmını kavradığında, onun bizzat idrak edemediği diğer tarafını da kavradığını anlar. Çünkü, onların her ikisinin de hükmü aynıdır. Bu mahsûsât/maddî hem de ma’kûlât/aklî alanlarda açıktır. Meselâ bir kişi izlediği yolun şartlar ne olursa olsun işaretsiz olmayacağını biliyorsa, işareti bulduğunda, yolu da bulduğunu bilir. Aynı şekilde bir şeyin yaratılmış olduğunu öğrendiğinde, onun bir yaratıcısının da olması gerektiğini bilir. الآيَة âyetin türediği kelime ya أَيُّ kelimesidir, çünkü: O, bir şeyi diğerinden ayırmaktadır. ya da أَوَى إلَيْهِ sözünden alınmadır. Doğru olan ise, آيَة âyet kelimesinin sağlamlaştırma ve bir şey üzerinde durma anlamına gelen تَأَيُّي sözcüğünden türetildiğidir. Bu anlamda تَأَيَّ denir ki, yumuşak davran demektir. ya da أَوَى إِلَيْهِ sözünden alınmıştır. Yüksek binaya da bunun için آيَة âyet denmiştir; أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ Siz her yüksek yere bir âyet (çok yüksek bir bina) dikerek eğlenmek mi istiyorsunuz? (26/Şuarâ 128) gibi. Kur’ân’nın bir hüküm bildiren her demetine de âyet denir. Bu bir sure, birkaç cümle veya bir surenin bir cümlesi olabilir. Lafzi açıdan birbirinden ayrılmış her Kur’ân sözüne de âyet dendiğine rastlanmaktadır. Sureleri meydana getiren âyetler, bu son tanıma göre belirlenmiş ve böylece surelerin âyetleri tespit edilmiştir. Yüce Allah’ın: إِنَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ ِلآيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ Göklerde ve yerde mü’minler için âyetler vardır (45/Câsiye 3) sözünde geçen âyetler ise, insanların bilgi düzeylerine göre farklılık arz eden, bunlara göre değişik bilgilere işaret eden ma’kûl âyetler demektir. Yüce Allah’ın şu sözü de bunun gibidir: بَلْ هُو آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ فِي صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَمَا يَجْحَد بِآيَاتِنَا إِلاَّ الظَّالِمُونَ ُ Aksine O, apaçık âyetlerdir, kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde. Bizim âyetlerimizi zalimlerden başkası inkâr etmez (29/Ankebût 49); وَكَأَيِّن مِنْ آيَةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ Göklerde ve yerde nice âyetler vardır.. (12/Yûsuf 105). Bu kelime, Kur’ân’da bazı yerlerde آيَة âyet (tekil), bazı yerlerde ise, آيَاتٌ âyetler (çoğul) şeklinde zikredilmektedir. Bunun özel bir anlamı vardır, fakat bu kitap o tür konuların açıklandığı bir eser olmadığından bu konulara girmiyoruz. وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ آيَةً Biz Meryem oğlunu ve annesini bir âyet yaptık (23/Mü’minûn 50) sözünde, bir âyet deyip, iki âyet dememiştir; çünkü: Her biri, kendi başına değil, diğeri ile bir âyet olmuştur. Yüce Allah’ın: وَمَا نُرْسِلُ بِاْلآيَاتِ إِلاَّ تَخْوِيفاً Biz âyetleri ancak korkutmak için göndeririz (17/İsrâ 59) sözündeki âyetler ise, bir görüşe göre, çekirge, kımıl, kurbağa ve benzeri gibi önceki ümmetlere gönderilen âyetlerdir. Böylece bunun ancak korkutulmak istenenlere gönderildiğine dikkat çekilmiştir. Bu ise, emir altında bulunanların en düşük derecesidir. Çünkü insan, hayır olan işleri üç şeyden dolayı elde etmek ister: 1. Arzu ettiğinden veya korktuğundan dolayı. Bu en düşük derecedir. 2. Elde etmek istediği şeyin övgüye değer olmasından dolayı. 3. Fazilet/erdem olduğundan dolayı. Bu da, o şeyin kendisi için [bir arzu, korku veya ihtiyaç değil] fazlalık olmasıdır. İşte derecelerin en yükseği budur. Bu ümmet, Yüce Allah’ın: كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz (3/Âl-i İmrân 110) sözünde ifâde edildiği gibi, ümmetlerin en hayırlısı olduğundan, onları bu düşük dereceden kurtarmış ve içlerinde bulunan cahiller: فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَاءِ أَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ Bizim üzerimize gökten taş yağdır ya da bize dayanılmaz bir azap ver (8/Enfâl 32) deseler de kendilerine umumi azap gönderilmeyeceğine dikkat çekmiştir. Âyetlerden maksat, delillerdir, diyenler de vardır. Böylece onlara sadece deliller gönderileceğine, Yüce Allah’ın: يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ Senden acele azap istiyorlar (29/Ankebût 54) beyanında dile getirdiği azaptan onları koruyacağına dikkat çekmiştir. آيَة (Âyet) kelimesinin kökeni konusunda üç görüş vardır. Birine göre, kalıbı فَعَلَة ‘dir. Bunun, حَيَاة (hayat] ve نَوَاة (nevât] gibi ikinci harfinin değil, üçüncü harfinin illet harfi olması gerekir, fakat, üçüncü harfinden önce ya harfi geldiğinden, رَايَة (râyet] gibi, bu harfi “sahîh” kılınmıştır. Diğer bir görüş ise, آيَة (âyet] kelimesinin kalıbı فَعْلَة ‘dir. Şeddeli olması istenmediğinden طيَِّئُ kelimesinin طَائِيُّ şekline dönüşmesi gibi, bu da dönüşmüştür. Bir başka görüş ise, آيَة (âyet], فَاعِلَة kalıbındadır, aslı ise, آيِيَة olup tahfif edilerek آيَة (âyet] olmuştur. Bu görüş zayıftır, çünkü: Tasgirinde أُيَيَّة denmektedir; eğer فَاعِلَة kalıbından olsaydı, أُوَيَّة denmesi gerekirdi. ›آدَم آدَم Âdem, insanlığın babasıdır. Denmiştir ki: Bu adı almasının nedeni, bedeninin topraktan yaratılmış olmasındandır. Renginin esmer oluşudur da denmiştir. رَجُلٌ آدَم Âdem bir adam denir ki, esmer adam demek gibidir. Ayrıca, değişik maddelerden ve farklı güçlerden meydana geldiğinden bu adı aldığını söyleyenler de vardır. Yüce Allah’ın şu sözü gibi: إِنَّا خَلَقْنَا اْلإِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشَاجٍ نبْتَلِيهِ Biz insanı imtihan etmek için karışık bir nutfeden yarattık (76/ İnsân 2). Falanı ailemin edemesi yaptım da denir ki, bu, onu onlara kattım demektir. Hz. Âdem’e وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي ona ruhumdan üfledim (15/Hicr 29) âyetinde sözü edilen ruh üflenip güzelleşince; وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً onları yarattıklarımızın çoğundan bir şekilde üstün kıldık (17/İsrâ 70) âyetinde ifâde edildiği gibi akıl, anlayış ve düşünce ile diğer varlıklardan üstün kılınınca bu ismi almıştır diyenler de vardır. Bu yaklaşımın kalkış noktası, إِدَام kelimesidir ki, kendisiyle yemeğin güzelleştirildiği şey demektir. Hadîste: لَوْ نَظَرْتَ إلَيْهَا فَإِنَّهُ أَحْرَى أَنْ يُؤْدَمَ بَيْنَكُمَا Ona alıcı gözüyle baksaydın ya, çünkü bu, aranızın tatlılaşmasına yol açardı yani, sizi birbirinize kaynaştırır, aranızı iyileştirirdi. ›إِذَا Bütün gelecek zamanlar إذََا ile ifâde edilir. Şart manası taşıdığından fiilleri cezm eder. Bu genelde şiirlerde daha çok kullanılır. إذْ ise, geçmiş zamanı ifâde eder. Bunun bir cevabının olması gerekmez. Ancak sonuna mâ edatı eklenirse, o zaman, cümlede bir cevap ister. Şöyle ki: 14- إِذْ مَا أَتَيْتَ عَلَى الرَّسُولِ فَقُلْ لَهُ 14- Resûle vardığında ona de ki: ... ›إِرَم إرَم : Kelimesi, taştan yapılan işaret anlamına gelir. Çoğulu آرَامٌ şeklindedir. Taşa da أُرَّم dendiği olur. Öfkelenen kişiyi anlatan يَحْرُقُ اْلأُرَّمَ diş biliyor deyimi de bu kökten gelmektedir. إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ Sütunlar sahibi İrem’e (89/Fecr 7) âyeti, yüksek-süslü sütunlara bir işarettir. أَرِيمٌ وَ مَا بِهَا أَرِمٌ deyimi orada hiç kimse yok demektir. Lâzım kalıbı olan aslı, لِلأَرِمِ şeklindedir, fakat, özellikle olumsuz anlamda kullanılmaktadır. Tıpkı aslı evde ikâmet eden kişi için kullanılan مَا بِهَا دَيَّارٌ orada kimse yok, deyimi gibi. ›أَلتَّاءَات Kelimenin başına gelen التَّاء harfi yemin ifâde eder: وَتَاللَّهِ َلأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُم Vallahi putlarınıza bir oyun oynayacağım, (21/Enbiyâ 57) âyeti gibi. Gelecek bildiren fiillerde kullanılan “ta” ise, ikinci şahsı bildirir: أَ فَأَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّى يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ O hâlde insanları hep mü’min olsunlar diye sen mi zorlayacaksın? (10/Yûnus 99) âyetinde olduğu gibi. “Ta”nın kullanıldığı yerlerden biri de dişiliği bildirmektir: ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ لْمَلاَئِكَةُ Sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner, (41/Fussilet 30) örneğinde olduğu gibi. Kelimenin sonunda gelen “ta”, ya dişiliği belirtmek için gelen fazlalık “ta”dır. Bu, kıraat esnasında burada durulduğunda “ha”ya dönüşür: قَائِمَةٌ gibi; ya da hem duruşta hem geçişte “ta” olarak kalır; bu da أُخْتٌ ve بِنْتٌ kelimelerindeki “ta” gibidir; yahut da elifle beraber gelen cemilerde karşımıza çıkar ki, bunun örnekleri ise, مُسْلِمَاتٌ ve مُؤْمِنَاتٌ gibi kelimelerdir. Mazi fiilin sonunda gelen “ta” ise, birinci şahıs zamiridir. Yüce Allah’ın وَجَعَلْتُ لَهُ مَالاً مَمْدُوداً Ona bol bol mal verdim, (74/Müddesir 12) sözü gibi; fethalı geldiğinde ise, ikinci şahıs zamiri olur; أَنعَمْتَ عَلَيهِمْ Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna (1/Fatiha 7) âyeti gibi. İkinci şahsın dişiliğini göstermek için ise, esreli hâlde gerekir; لَقَدْ جِئْتِ شَيْئاً فَرِيّاً doğrusu sen görülmemiş bir şey getirdin(19/Meryem 27) gibi. والله أعلم Allah [doğruyu] daha iyi bilir. تَمَّ كِتَابُ التَّاءِ ›التَّابُوت تَابُوت kelimesi, insanlar arasında bilinen tabut demektir. Yüce Allah: أَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ Size bir tabût’un/sanduka’nın gelmesidir (2/Bakara 248); deniyor ki: Bu âyette geçen “tâbut” kelimesi ağaçtan yapılmış bir sanduka olup içine hikmet yerleştirilmiştir. Diğer bir görüşe göre, tâbût, kalptir; سَكِينَة ise, onun içinde bulunan bilgidir. Bu nedenle kalp; bilgi kabı, hikmet evi, tâbutu, çanağı ve sandukası diye adlandırılmıştır. Bu anlamda denmiştir ki: Sırrını, sızdırmayan bir kaba koy. Kalbe, tâbût adı verildiğinden Hz. Ömer, İbn Mesud (ra) hakkında: İlim dolu bir göğüs, der. ›التَّوْرٰية تَوْرَاة kelimesinin tâ’sı değişikliğe uğramıştır. Aslı وَرَى kökünden alınmıştır. Kufelilere göre, kökü تَفْعِلَة kalıbındaki وَوْرَاةٌ sözcüğüdür. Diğer bazıları kalıbın تَفْعَلَة olup تَنْفَلَة kelimesi gibi olduğunu söylemişlerdir. Fakat Arap edebiyatında تَفْعِلَة kalıbında isim yoktur. Basralılara göre ise, aslı وَوْرِيَة kelimesidir. Bu da حَوْصَلَة gibi فَوْعِلَة kalıbındadır. Yüce Allah buyurmuştur: إِنَّا أَنْزَلْنَا التَّوْرَاةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌ İçinde hidâyet ve nûr bulunan Tevrat’ı, elbette biz indirdik (5/Mâide 44); ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي اْلإِنْجِيلِ Onların, Tevrat’taki vasıfları ve İncil’deki vasıfları da şöyledir (48/Fetih 29). ›إِنَّ Bu iki edat, isim cümlesinin baş tarafına gelir ve ismi nasb, haberi ise, ref ederler. İkisi arasındaki fark, إِنَّ kelimesinin kendisinden sonraki müstakil bir cümlenin başında gelmesidir. أَنَّ ise, kendisinden sonraki kısmın, müfret hükmünde olması ve merfû, mansûb veya mecrur olabilmesidir. Misâller: أَعْجَبَنِي أَنَّكَ تَخْرُجُ ve عَلِمْتُ أَنَّكَ تَخْرُجُ ile تَعَجَّبْتُ مِنْ أَنَّكَ تَخْرُجُ . Eğer bunların başına مَا edatı gelirse, fonksiyonları iptal olur. O zaman, söz konusu edilen şeyin hükmünün olumlu olması ve diğerlerini içermesinin engellenmesi gerekir. Şöyle ki: إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ Ancak müşrikler necistir (9/Tevbe 28). Burada gerçek necisliğin müşriklere mahsus olduğuna dikkat çekilmiştir. Yüce Allah’ın: إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ O sadece size ölüyü, kanı haram kılmıştır (2/Bakara 173) âyeti, O’nun, bunları, Şeriatın aslında yiyecekler içinden haram kılınanların en büyüklerinin ancak burada zikredilenler olduğuna dikkat çekmek için haram kıldığını bildirmektedir. ›اَنَا۬ Kendinden söz eden kişinin (birinci şahıs) yerini tutan zamirdir. Bir lehçeye göre geçişlerde elifi okunmaz [Ene]; diğer birinde ise, okunur [Enâ]. Yüce Allah’ın لكِنَّا هُوَ اللَّهُ رَبِّي Fakat o, Rabbim olan Allah’tır (18/Kef 38 ) âyeti hakkında denmiştir ki: Bu söz لَكِنْ أَنَا هُوَ اللهُ رَبِّي manasındadır. Başındaki hemze hazf edilmiştir. İki nûn da iç içe girmiştir. لَكِنَّ هُوَ اللهُ رَبِّي diye de okunmuştur. Bunda da sonundaki elif hazf edilmiştir. أَنَيْةُ الشَّيْءَ ve أَنِيَّتُهُ kelimeleri bir şeyin zâtı veya kendisi anlamındadır. Bu da bir şeyin varlığına işaret eder; ama bu Arap dilinde bulunmayan uydurma bir kelimedir. آنَاءُ اللَّيْلِ gecenin saatleri demektir; tekili إِنْيٌ ile إِنًى ve أَنًا şeklindedir. Allah buyurur ki: يَتْلُونَ آيَاتِ اللّهِ آنَاء اللَّيْلِ Gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini okurlar (3/Âl-i İmrân 113); وَمِنْ آنَاء اللَّيْلِ فَسَبِّحْ gecenin saatlerinde tesbih et (20/Tâhâ 130). غَيْرَ نَاظِرِينَ إِنَاهُ Zamanına bakmadan (33/Ahzâb 53); yani: Vaktine. إِنَا kelimesinin ilk harfi esreli olduğunda kısa okunur, üstünlü olduğunda ise, uzun okunur. Hutay’e’nin şu sözü gibi: 32- وَآنَيْتُ اْلعَشَاءَ إِلَى سُهَيْلٍ أَوِ الشِّعْرَى فَطَالَ بِيَ اْلأنَاءُ 32- Akşam yemeğini Süheyl’e kadar bekledim Yada Şi’râ’ya kadar, vakit bana uzun geldi. أَنَى ve آنَ الشَّيْءُ zamanı yaklaştı demektir. يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ Onunla kaynar su arasında dolaşırlar (55/Rahmân 44); sıcaklığı son derecesine ulaştı demektir. تُسْقَى مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ Kendilerine kaynamış bir gözden içirilir (88/Gaşiye 5) sözü de bu manaya gelir. أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا İman edenlere zamanı gelmedi mi (57/Hadîd16). Yani: Zamanı yaklaşmadı mı? آنَيْتُ الشَّيْءَ أُنِيًّا yani: Bir şeyin zamanını geçirmek, onu geciktirmektir. Onun için تَأنَّيْتُ geçiktirdim, أَنَاةُ ise, temkinli hareket demektir. تَأَنَّى فُلاَنٌ تَأَنِّيًا onurlu hareket etmek ve أَنَّى يَأْنِي فَهُوَ آنٍ vakarlı, temkinli davranan kişinin tutumu ve hâlini anlatan bir fiildir. اِسْتَأْنَيْتُهُ fiilinin zamanını bekledim, onu geciktirdim anlamı da vardır. اِسْتَأْنَيْتُ الطَّعَامَ de bunun gibidir. إِنَاءُ bir şeyin konduğu kaptır ve çoğulu آنِيَة şeklindedir. كِسَاءٌ elbise ve أَكْسِيَة elbiseler sözcükleri gibi. أَوَانِي ise pek çok kaplar demektir; çoğul kelimenin tekrar çoğul yapılmış hâlidir. ›ا۪ي إيْ İy: Daha önce geçen bir sözün doğruluğunu tasdik etmek için konulmuş bir kelimedir [ve sadece yeminlerden önce kullanılır]. قُلْ إِي وَرَبِّي إِنَّهُ لَحَقٌّ De ki: Evet, Rabbime andolsun ki, o, şüphesiz gerçektir (10/Yûnus 53) gibi. أيَا (Eyâ], أيْ (ey] ve أ (elif] harfi ise, nida harflerindendir. Bunlarla nida/seslenme şöyle yapılmaktadir: أيْ زَيْدٌ Ey Zeyd!, أيَا زَيْدٌ Eyâ Zeyd!, أَ زَيْدٌ E Zeyd! ›إِيَّا إيَّا (İyyâ]: Mansup muttasıl zamiri göstermek için kullanılan bir lafızdır. Bu zamir, kendisine bitiştiği zamirden kopunca, bu şekli almaktadır. Zamirin önce gelmesi durumlarında kullanılır: Yüce Allah’ın: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yarım dileriz (1/Fâtiha 4) sözü gibi. Zamir ile bitiştiği kelime bir matufun aleyh veya إِلاَّ ile ayrıldığında da kullanılır: نحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَإِيَّاكُم Biz sizin de rızkınızı veririz, onlarınkini de (17/İsrâ 31); وَقَضَى رَبُّكَ أَلاََّ تَعْبُدُوا إِلاَّ إِيَّاهُ Rabbin karar verdi ki, ondan başkasına ibâdet etmeyesiniz (17/İsrâ 23) âyetlerinde geçtiği gibi. ›اَيَّانَ Bir şeyin zamanını ifâde eder. Mana olarak مَتَى (ne zaman] edatına yakındır. Allah buyurur ki: يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَاهَا Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar (7/A’râf 187); يَسْأَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ Ceza gününün ne zaman olduğunu sorarlar (51/Zâriyât 12). Bu, أَيُّ sözünden alınmıştır. Aslı, أَيُّ أَوَانٍ yani: أَيُّ وَقْتٍ hangi zamandır; أوَانٍ kelimesinin başındaki hemze hazfedilmiş, vâv de yâ’ yapılmış ve bunlar da idgam edilince أيَّانَ olmuştur, diyenler de vardır. ›أَيْنَ أيْنَ (nerede?): Sözcüğü, kendisi ile yerin sorulduğu bir soru edatıdır. مَتَى ne zaman ile bir şeyin zamanı sorulduğu gibi. الآنَ ise, geçmiş ve gelecek zamanlar arasında kaldığı varsayılan belirlenmiş zaman anlamına gelir. Ben الآنُ şimdi şu işi yapıyorum, gibi. آنٌ kelimesi, belirlilik takısı olarak kullanılan elif-lâm ile beraber kullanıldığında özellik kazanmıştır, onlar bir daha kendisinden ayrılmamışlardır. اَفْعَلُ كَذَا آوِنَةً deyimi, şu işi arasıra yap demektir. آوِنَة de, الآنَ sözünden alınmadır. هَذَا أوَانُ ذَلِكَ deyimi de şimdi şunun zamanı, şunu yapma zamanı demektir. Sîbeveyh der ki: اَلآنُ آنُكَ demek, bu zaman senin zamanındır anlamına gelir. آنَ يَؤُونُ ise, Ebû’l-Abbâs rahimehullah der ki: Bu birincisinden değildir; sadece kendi başına bir fiildir. اَلأَيْنُ yormaktır. Bu anlamda آنَ يَئِينُ أيْنًا denir. أنَى يَأنِي أيْنًا de denir ki, zamanı geldi, demektir. بَلَغَ إِنَاهُ deyimi ise, denmiştir ki: Bu أنَى kelimesinden dönüşmüştür. Bu açıklama daha önce geçmişti. Ebû’l-Abbâs der ki: Bir kesim demiştir ki: آنَ يَئِينُ أيْنًا kökünde baştaki hemze ha’dan dönüşmüştür. Aslı ise, حَانَ يَحِينُ حِينًا şeklindedir; kelimenin aslı da حِين kökünden alınmıştır. ›لَىٰ إِلَى İlâ altı yönün herhangi birinde gösterilen bir uzunluğun sona erdiğini gösteren bir edattır. أَلُوتُ فِي اْلأَمْرِ deyimi bir şeyde kısa yolu kullanmayı ifâde eder. Bu da aynı manaya gelir, kişi sanki bu işe başlarken onun sonunu görmüş gibidir. أَلُوتُ فُلاَنًا ona bir eksikliği tamamlamayı kazandırdım demek gibidir. Yani ona bir kazanç sağladım demektir. مَا أَلَوْتُهُ جَهْدًا gayret yönünden onun için var gücümü harcadım demektir. Buradaki cehden kelimesi temyizdir. مَا أَلَوْتُهُ نُصْحًا ona öğüt vermede kusur etmedim sözü de bunun gibidir. أَلَوْتُ فُلاَنًا deyimi, Yüce Allah’ın: لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً Onlar size karşı herhangi bir günâhı işlemekte kusur etmezler (3/Âl-i İmrân 118) âyetinde kullanılan ifâde gibidir. Yüce Allah’ın: ولا يَأْتَلِ أُوْلُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ İçinizden fazilet sahibi kimseler yemin etmesinler (24/Nûr 22). Bu âyetteki يَأْتَلِ ifâdesi أَلُوتُ fiilinin اِفْتَعَلَ kalıbı olduğu söylenmiştir. Bunun yemin etmek anlamına gelen آلَيْتُ fiilinden türetildiği ve âyetin Mistâh’a verdiği yardımı keseceğine yemin ettiği sırada Hz. Ebû Bekir (ra) hakkında geldiği de söylenmiştir. Bazıları bu görüşü, اِفْتَعَلَ bâbı çok nadir أَفْعَلَ kalıbından yapılır. Aksine sadece فَعَلَ kalıbından yapıldığı görülmektedir, itirazıyla reddetmiştir. Bu كَسَبْتُ kazandım ve اِكْتَسَبْتُ kazandırıldım, صَنَعْتُ yaptım ve اِصْطَنَعْتُ yaptırıldım, رَأَيْتُ gördüm ve اِرْتَأَيْتُ -gördürüldüm fiilleri gibidir. Rivâyette: لاَ دَرَيْتَ وَلاَ ائْتَلَيْتَ Bilemedin ve kazanamadın ifâdesi yer almıştır ki, bu مَا أَلَوْتُهُ شَيْئًا sözünün اِفْتَعَلَ kalıbıdır. Bu durumda: Gücün yetmez, denmiş olmaktadır. إِيلاَء ve أَلِيَّة kelimesinin gerçek manası, üzerine yemin edilen şeyde, kimi haklarından vazgeçme veya azaltmaya gitmeyi gerektiren yemindir. Şerîatta إِيلاَء , kadınla beraber olmaya engel olan yemin anlamında kullanılmıştır. Bu iylâ nasıl olur ve hükümleri nelerdir gibi konular fıkıh kitapları tarafından ele alınır. فَاذْكُرُوا آلاءَ اللّهِ Allah’ın âlâ’ını hatırlayın (7/A’râf 69) demek, nimetlerini hatırlayın demektir. آلاَءٌ kelimesinin tekili, أَلاً ve إِلًى şeklinde gelir. Tıpkı آنَاء sözcüğünün tekili أَنًا ve إِنًى şeklinde geldiği gibi. Bazıları, Yüce Allah’ın: وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَة O gün birtakım yüzler vardır, ışıl ışıl parlarlar; Rabblerine bakanlar (o yüzlerdir) (75/Kıyame 22-23) âyetinin manası, Rabblerinin nimetini beklerler demiştir. Fakat bunda belâgat açısından bir zorlama vardır. أَلاَ edatı, istiftah/ söze giriş için kullanılır. إِلاَّ ise, istisna edatıdır. Yüce Allah’ın: هَاأَنْتُمْ أُوْلاَءِ تُحِبُّونَهُمْ İşte siz onları seversiniz (3/Âl-i İmrân 119) âyetinde geçen أُولاَءِ ve genelde işaret için kullanılan أُولَئِكَ erkek ve kadın topluluğuna işaret etmek için kullanılan belirsiz bir isimdir; kendi kökünden tekili yoktur. Bazen kısaltılarak kullanıldığına da rastlanmaktadır. A’şâ’nın şu sözü buna örnektir: 22- هَؤُلاَ ثُمَّ هَؤُلاَ كُلاًًّ أَعْطَيْتَ نَوَالاً مَحْذُوَّةً بِمِثَالٍ 22- Bunlara da şunlara da, hepsine verdin bir bağış, kendi ölçüne/şanına uygun bir bağış. ›